İnsan alışır… Her şeye alışır. Derde, gama, yokluğa, yoksunluğa, yoksulluğa, acıya, çaresizliğe… Bazen alıştığı şeylerin, hem de en kötüsünden bağımlısı da olur. Sigaranın, içkinin, uyuşturucunun, kumarın. Hatta kötü insanların, kötü sevgilinin, kötü arkadaşın, kötü ailenin, kötü çevrenin.
Toplumlar da alışır insan gibi, yokluğa, yoksulluğa, öğrenilmiş çaresizliğe, zulme, haksızlığa, adaletsizliğe, kötü idarecilere, kötü gidişe. Bazen kabullenir, bazen kabullenmek zorunda kalır, insan da toplum da. Bazen de aklını, vicdanını, ruhunu askıya aldığından, artık bağlandığı, bağımlı olduğu kötüden ve kötülükten vazgeçemez; hatta kendisini o kötülüğe sürükleyen, mahkûm edenden medet umar.
Kötüden daha kötü ne midir? Kötüye karşı koy(a)mamak değil, kötüyü kanıksamak, kurtuluş imkânı aramamak, kurtulacakken de kurtulamamak, alternatif üretebilecekken üretememektir. Hatta ürettiği alternatifler kötüden de kötü olabilir. O en acısıdır… Kötünün içindedir, ancak çıkışı da yine kötüde arar. Kötülüğü sürdüren kadar, kötülüğü kabullenen ve alternatif olarak kötüye koşan da kötüdür.
İnsan alışır, alıştığını sanır bunlara… Lakin son kertesi artık insan değildir. Belki insan siluetindedir; ancak artık o alışma, o bağlılık, o kötülük, insanı insan olmaktan çıkarır. İnsan da (!?) alıştım sanır, oysa artık insan değildir ki. İnsan olmayınca da, o yara kanamaz, o acı hissedilmez, o kütülük aşılmaz, kaldırılmak da istenmez.
Ahlâk yoksa, hukuk yoksa, zulüm çoksa, insan alışır, hatta bağlanır, hatta kötüden kötü olanı kanıksar da… Lakin artık insan değildir!...