Yazı yazmak için yer ve zaman bizim için önemli değildir. Yeter ki, aklımıza bir şey gelmesin; onu hemen yazıya dökeriz. Hatta kalem ve kâğıt da önemli değildir. O anda elimizde ne varsa; bıçak, tornavida, çakı…
İşte size çarpıcı örnekler:
Sevgilimizle, nişanlımızla veya eşimizle kırlarda dolaşırken birlikte seçeceğimiz güzel bir ağaca, elimizdeki çakıyla aşkımızı ölümsüzleştiririz.
Sınıflardaki sıraların üzerinde heyecanlarımız, sevgilerimiz ve nefretlerimiz saklıdır. Saklıdır diyorum; çünkü yazdıklarımız silinmesin diye bıçakla kazıyarak yazarız.
1980 öncesinden kalma bir alışkanlığımız da duvarlara yazı yazmaktır. Önceleri siyasi kelimeler ve cümleler yazılan duvarlarda artık duygularımız coşkulu bir şekilde ifade ediliyor.
Parklardaki banklar bizim için hem sohbet yeridir hem de yazılı mesajlaşma yeridir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bundan esinlenerek bankların üzerine şairlerimizin şiirlerini yazdırmıştı, hatırlarsanız.
Yazı yazmanın sınır tanımadığının en büyük delili ise tuvalet kapılarıdır. Bizim ellerde tuvalet kapıları, reklam panosu ve mesaj kutusu olarak kullanılır. Telefon numaralarına ve müstehcen yazılara kadar yazılmadık hiçbir şey kalmaz. Okul ve cami tuvaletleri ile umumi tuvaletler bizim için aynıdır.
Kâğıt paraların üzerine bilmeceler, bulmacalar, şakalar, telefon numaraları yazarız. Yaptığımız hesabın toplamını kaydederiz. Yazdıklarımız, para yıpranana kadar Türkiye’yi dolaşır. Bizim de binlerce okurumuz olur.
Taşıtların arkasına, sağına, soluna yazdıklarımızı söylememe bile gerek yok. Bu yazılar, yaratıcılığımızın ölümsüz eserleridir. Hepsi de birer şaheserdir.
Sevdiğinin adını ve duygularını vücuduna dövme yaptırarak yazdıranlar, başlı başına bir âlem bence.
Asfaltlara, elektrik ve telefon kutularına veya direklerine, reklam panolarına, kolu, bacağı alçıda olanların alçılarının üzerine…
Kısacası; nerede ve ne olursa olsun yazmak bizim huyumuzdur.