Bu soruşturma kapsamında Türk tarihinde hayali bile zor olan gelişmeler yaşanmakta, dokunulması imkânsız görülen kişiler tutuklanarak haklarında adli soruşturma sürdürülmektedir.
Yapılan açıklamalardan artık iddianamenin tamamlanması aşamasına geldiği görülmektedir. Fakat gerek soruşturmanın boyutu ve derinliği, gerek uzunca bir süreden beri devam etmekte olması, gerekse tutuklananların toplum nezdindeki konumları sebebiyle tartışmalar çok sert olmaktadır. Bazı eleştiriler o boyuta erişmiştir ki, artık bu eleştirileri olağan hukuk çerçevesinde değerlendirebilmek mümkün değildir.
Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ sağduyu çağrısı yaparken, genişçe bir kesim, sorgulama ve yargılamanın neticesinin beklenmesi, yargının rahat bırakılması, yargı kararlarına saygı duyulması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu kesim yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerinde hassasiyetle vurgu yapmaktadırlar.
CHP ve diğer bazı kesimler ise bu soruşturmaların hukuki değil siyasi nitelikli olduğu üzerinde tahşidat yapmaktadırlar. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Ergenekon soruşturması sürecinin “bir yargı süreci değil, bir siyasi hesaplaşma süreci olduğu izleniminin giderek kök saldığını” ileri sürmüştür.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek ise, “Operasyonun şu anda halihazırda görevde olan komutanlara sıçraya bilir mi?' şeklindeki soruyu, “İsmet İnönü’nün dediği gibi eşkiyanın ne yapacağı belli olmaz” şeklinde cevaplandırmıştır.
Özyürek’e göre: “Bunların hepsi toplumda bilinen kendilerine göre saygın kişiler. Bu operasyon korkutma ve yıldırma operasyonudur. Bir yıldır iddianamesi hazırlanmayan bir soruşturma. Laik Atatürkçü düzeni savunan herkes suçlu gibi gösteriliyor”. Tutuklananlardan ATO Başkanı S. Aygün, “Atatürk’ü ve Cumhuriyeti sevmekle” suçlanıyorum demiştir. Bu arada ilgili Cumhuriyet Savcısı ile Başbakanının ölümle tehdit edildiği de kamuoyunda dile getirilmektedir. Ayrıca bütün bunların yanında o kadar derin ve girift iddialar ileri sürülmekte, yapılacağı ileri sürülen darbelere ilişkin o kadar ayrıntılara yer verilmektedir ki, insanların kafası karışmakta, her halükarda mutlaka âdil bir yargılamanın yapılması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Toplumda bu soruşturmayı destekleyen, en azından yargısal sürecin neticelenmesinin beklenmesini ve ona da saygı duyulmasını savunanlar ile bu soruşturmalarda siyasi art niyet arayarak kesin kes karşı olanlar kıyasıya en sert tonda çatışmaktadır.
Peki, bütün bunları hukuk dili ile nasıl değerlendirebiliriz. Meselenin bu yönü çok önemli olduğu halde, maalesef mesele büyük oranda mecrasından kaydırılmaya çalışılmaktadır.
1- Şimdi burada bu üslupla ne sağlıklı bir şekilde soruşturma yürütülebilir, ne de yargı bağımsızlığının varlığından söz edilebilir. İsteniyor ki derhal soruşturma tamamlansın. Oysa milyonlarca sayfayı bulan delillerin tez elden sonuçlandırılması mümkün değildir. Kaldı ki bu şartlarda böyle bir şeye kalkışılması, soruşturmanın sağlıksız ve yüzeysel olarak yapılması anlamına gelir ki bu durum soruşturmanın hukuki yapısı ile çelişir. Ne zaman ki Cumhuriyet savcısı soruşturmanın tamamlandığına kanaat getirir, o zaman iddianameyi düzenler ya da takipsizlik kararı karar verir.
2- Yargıya yönelik olarak geliştirilen siyasi nitelemesi tamamen soyut iddialardır. Gerçek manada inandırıcı nitelikte somut bir veri yoktur. Siyasi bir etkilemenin var olması yargı bağımsızlığının ihlali anlamına geldiği gibi, böyle bir etkileme olmadığı halde bunun varlığından söz etmek de yargının töhmet altında kalması anlamına geleceği için, yargı bağımsızlığı bu durumda da zedelenmiş olacaktır. Siyasi nitelikte olduğu yönünde yapılan yoğun eleştiri ve etkileme ortamında sorgulama ve yargılamanın sağlıklı olarak yürütülmesi mümkün değildir.
3- Burada yapılan, yetkili hâkim tarafından verilen tutuklama kararının Cumhuriyet Savcılığı ve emniyet güçleri marifetiyle icra edilmesinden ibarettir. Yetkili yargı organının kararına dayalı olarak yapılan işlemlerin eşkiyalık olarak nitelenmesi, bu kararın verenlerle icra edenlerin de eşkıya olarak yaftalanması, TCK 301. Madde kapsamında suçtur.
4- Yetkili Cumhuriyet Savcılığının daha önceleri yapmış olduğu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere yapılan suçlama, “kanun dışı silahlı örgüt oluşturma, örgüte destek verme, ağır silah bulundurma vb.”. Burada Sinan Aygün’ün iddiasını doğrulayan hiçbir veri yer almamaktadır. Bu olsa olsa toplumun ortak paydalarının istismar edilerek yaptıklarını kamufle etme çabasından başka bir şey değildir. Bir kişinin Atatürkçü olması, Cumhuriyeti sevmesi onun hiçbir suç işlemeyeceği anlamına gelmez. Şayet o kişinin suç işlediği iddia ediliyorsa ve daha başka veriler de yoksa, o kişinin soyut olarak “efendim ben Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olduğum suçlanıyorum” demesinin çarpıtmadan başka bir anlamı yoktur.
5- Tutuklanan kişilerin belli düşünceye mensup olması, onların hiçbir şekilde tutuklanamayacağı anlamına gelmez. İddialar ve ortaya dökülen bilgiler o boyutta ki, artık bu bilinenler karşısında, bu iddialarla ilgisi olduğu konusunda şüphe olunanların tutuklanması kadar tabii bir şey olamaz. Aksi takdirde, “diğer kesimde yer alanlar sayı itibariyle kaç kişi olursa olsun tutuklanabilir, ama bu kesime mensup olanlar toplu olarak tutuklanamaz” gibi eşitliği ortadan kaldıran bir durum ortaya çıkar.
6- Bu soruşturma ve yargılamalarda adil bir neticeye ulaşılmak isteniyorsa, önyargılı olarak bu türden suçların hiç olmadığı merkezindeki iddia ve saldırılardan vazgeçilmesi, yargılama sürecinin sağlıklı olarak işlemesine saygı duyulması gerekir. Aksi takdirde, şayet gerçekten bütün bu suçlamaların tamamı ya da büyük ekseriyeti gerçekleşmiş olduğu halde yapılan etkilemeler sebebiyle bu kişiler cezalandırılamazsa; suçlular suçları ile ortalıkta dolaşmaya devam ederlerse, dahası bazı kişiler, eksik soruşturma sebebiyle cezalandırılmazsa, işte asıl o zaman bu tür örgütlenmeler daha cesaretle ortaya çıkarlar. Asıl tehlikeli olan da budur. Yargı organı serbest bırakılsın ki, suçlular varsa cezasını alsın, herkes buna razı olsun, suçlu olmayanlar da berat etsin, herkes buna da saygılı olsun.
Darbecilerini yargılayan hemen bütün ülkeler “çağdaş”lık yolunda ileri merhalelere erişmiştir. Türkiye bu kritik eşikte şayet gerçekleşmiş ise darbecileri yargılayarak demokratik olgunluğunu ispat etmiş olacaktır. Bir zamanlar Yunanistan’da 1967'de iktidara el koyan Albaylar Cuntası yargılanarak ömür boyu hapse mahkûm edildi. Darbecileriyle hesaplaşan Yunanistan’da demokrasi öylesine yerleşti ki, altı yıl sonra AB üyesi oldu. Yargı organlarının, toplumsal desteği de peşine takarak cesaretle, sağa sola yalpa yapmaksızın sonuna kadar suçluların üzerine gitmesi ülkenin demokratik geleceği ve hukukun hâkim kılınabilmesi açısından hayati derecede önemlidir. Bu vesileyle bütün olağan demokrasilerde olduğu gibi, ülkemizde de darbe suç olduğu için, eğer birileri darbe için ciddi eylem planları yapmış ise bunun hesabını da mutlaka vermelidir.
Tabii ki darbecilerin sadece yargılanması yetmez. Ülkemizde darbeci cuntaların toplumsal ve kurumsal destek bulmasını imkânsız kılacak “demokratik hassasiyet ve refleks”lerin de azami derecede gelişmesi gerekmektedir. Darbeler birden ortaya çıkmaz; önce bir “ortam” oluşturulur; toplum hazırlanır, darbe olgunlaştırılır, akabinde de yapılır. Tıpkı 27 Mayıs 1960’da olduğu gibi. İşte bütün bu ortamlara mahal vermeyecek şekilde bir toplumsal bilincin oluşması gerekmektedir.