Son günlerde Ülkemizde en çok tartışılan, tartışıldıkça da ciddi manada yara alan kurumlardan birisi de yargıdır. Yargının verdiği kararların eleştirilmesi elbette ki doğaldır. Fakat yargı verdiği bazı kararlarla kendi yetki ve işlevin mecrasından çıkarak bizzat kendisi tartışmanın odağına yerleşince, meselenin rengi tamamen değişmektedir. Artık O, bu haliyle reformasyon yoluyla ıslah edilmesi zorunlu bir unsur haline gelmiş olmaktadır.
Hükümetin Avrupa Birliği genişlemeden sorumlu Komiseri’ne Yargı Reformu Strateji Taslağı adıyla sunmuş olduğu yargı reformunu içeren belge, başta Yargıtay olmak üzere yüksek yargıdan ciddi manada eleştiri aldı. Yüksek yargıdan: “benden habersiz ve benim görüşümü almaksızın nasıl yargı reformu yaparsın” şeklindeki yasamaya yönelik meydan okurcasına yapılan ağır eleştiri, bu reformun sürüncemede kalmasına sebep olmuştur. Hatta Yargıtay Başkanı, Cumhurbaşkanı Gül’ü ziyaretinde, bu reform çalışmasının geri çekilmesini talep etmiştir. Oysa bütün bu çabalar karşısında, yargının acilen bir reforma muhtaç olduğu her geçen gün daha belirgin hale gelmektedir. Bu ihtiyaca rağmen refom çabalarındaki her bir erteleme, toplum nazarında yargı erkine yönelik güven aşınmasına sebep olmaktadır.
Türk yargısının reforme edilmesinin iki yönü bulunmaktadır. Birincisi kurumsal ve kanuni düzenlemelerle, diğeri de, yargı erkini asıl tartışmalı hale getiren zihniyetle alakalıdır. Ben burada önce birinci, bir başka yazımda da ikinci yön üzerinde durmak istiyorum.
Yargı, bir ülkenin mukadderatı ile alakalı bir konu olup, herkesi ilgilendiren yönü bulunmaktadır. Bu önemine binaendir ki “adalet mülkün temelidir” vecizesi toplumumuzda en muteber kabul edilen sözlerden birisidir. Adaletin gerçek ya da en azından arzu edilen düzeyde gerçekleşmesi büyük oranda yargıya ve hâkimlere bağlı bulunmaktadır.
Ülkemizde yargı hep şikâyet konusu olmuştur. Ben bu yazıda, Anayasa Mahkemesi dışında kalan diğer yargı organları ekseninde genel itibariyle en çok şikâyet edilen hususları öne alarak, her bir konuya ilişkin reforma esas olabilecek önerileri geliştirmeye çalışacağım.
1- Bugün ülkemizde en çok şikâyet edilen hususların başında, görülmekte olan ihtilaflarla alakalı dava dosyalarının yıllarca sürmesi yer almaktadır. Burada A. Karakoç’un dillere destan “Hakim Beğ” şiirden iki dörtlüğe yer vermek istiyorum:
Gene tehir etme üç ay öteye, / Bu dava dedemden kaldı hakim beğ;
Otuz yıl da babam düştü ardına; / Siz sağolun, o da öldü hakim beğ.
Yaşım yetmişiki, usandım gel-git, / Bini geçti burda yediğim zılgıt;
Eğer diyeceksen “ bana ne, öl git”; / Oğlumun bir oğlu oldu hakim beğ.
Yargıda yaşanan “geciken adalet”i bu şiir kadar dramatize eden bir başak ifade var mı merak ediyorum. Gerçi hemen her davanın bu kadar uzun sürdüğünü söyleyebilmek mümkün değildir. Fakat birçok davanın olağanın çok ötesinde uzun sürdüğü de bir vakadır.
“Geciken adalet”in öylesine negatif sonuçları bulunmaktadır ki, yargıda bu sorunun aşılması bile çok büyük bir devrim niteliğinde sonuçlar doğuracaktır. Çünkü süre uzadıkça kişilerin haklarını elde etme süreci uzamakta; kişiler artık hak talebinden soğumakta; birçok suç ya da suçsuzluk delilleri unutularak ya da maniple edilerek gerçeğe ulaşabilme ve adaletin gerçekleşmesi beklentileri zaafa uğramaktadır. Bu sürecin uzaması sebebiyle, özellikle de akçalı konularda kişilerin haklarını elde etmelerinde yaşanan gelir kayıpları ya da acil olarak kısa sürede haklarını elde etme ihtiyaç ve arzusu, kişileri daha başka illegal yollara ya da ihkak-ı hak diye anılan zor kullanarak haklarını alma yoluna yönelmelerine sebep olmaktadır. Bu, mevcut yargı düzeninin doğurduğu kangrenleşen bir husustur. Ve belki de mafyavari yollarla hak tahsil etmeyi meslek edinen her türlü illegal örgütlenmelerin en çok arzu ettiği durum, adaletin gecikmesidir. Çünkü adaletin gecikmesinde yaşanan her bir sorun, onlara yönelmeye; onların en pratik çare olarak görülmelerine kapı aralamaktadır. Dolayısıyla gerekli önlemlerin alınması yoluyla bu sorunun kökünden çözülmesi gerekmektedir. Tabii ki süreci kısaltmaktan maksat, hâkimleri ne olursa olsun alelacele derhal karar vermek zorunda bırakmak değildir; temel amaç bu konuda makul sürenin yakalanmasıdır.
2- Yargıda davalar çok kolaycı bir şekilde açılmaktadır. Cumhuriyet Savcıları, her bir vaka üzerine, çoğu kereler ciddi bir araştırma yapmaksızın derhal dava açmaktadırlar. Aslında birçok durumda, ciddi bir araştırma/soruşturma yapılması halinde açılmayacak birçok dava, kolaycı bir şekilde açılmakta, uyuşmazlığın çözümü hâkimlere havale edilmektedir. Gelişmiş Batılı ülkelerde açılan davaların büyük ekseriyetinin mahkûmiyetle, ancak pek azının beraatla sonuçlanmasında, dava açmaya yetkili organların, soruşturma aşamasında gerçekleştirdiği titiz araştırmalarının ve ancak mahkûmiyetle sonuçlanacağı kuvvetle umulan hallerde dava açmalarının etkili olduğu söylenebilir. Kolaycı bir şekilde açılan davalar uluslar arası düzeyde tartışılan sorunlu alanlarla alakalı olunca, tartışma ve eleştiriler daha da radikalleşmektedir. Bu itibarla bizde de açılacak davalarda çok titiz davranılması gerekmektedir.
3- Batılı gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, yeni Türk Ceza Muhakemesi Kanununda da öngörülen ve uyuşmazlıkları yargılama aşamasına intikal ettirmeksizin halleden uzlaşma vb. kurumlar, maalesef Ülkemizdeki uygulamalarda pek yaygınlık kazanamamıştır. Birçoğu çok istisnai olarak işletilmektedir. Bu vesileyle de kendilerinden beklenen işlevi yeterince yerine getirememişlerdir. Bu türden uygulamaların yaygınlık kazanması halinde, birçok ihtilaf yargıya intikal etmeksizin çözülmüş, yargı bunlarla uğraşmak zorunda bırakılmamış olacaktır.
4- Bugün ilgili kanunlarda açıkça istisna tutulan haller dışında, dosyaların çok büyük ekseriyeti temyiz edilmekte; Danıştay ve Yargıtay’da yüzbinlerce dosya yığılmaktadır. Temyize intikal eden dosyalar çok büyük yekun teşkil ettiği halde yeterli hâkim olmadığı için, dosyalar buralarda yıllarca beklemekte, bazen de daha temyiz aşamasında zaman aşımı gerçekleşmekte, bu şekilde adalet kadük kalmaktadır. Hali hazırda mevcut olan kanunla istinaf mahkemeleri öngörüldüğü halde, maalesef çeşitli engellemelerle bir türlü faaliyete geçirilememektedir. Bazı eleştirilen yönleri olsa da, yapılacak revizyonla mutlaka bu mahkemelerin derhal aktifleştirilmeleri gerekmektedir. Bu şekilde Yargıtay’daki aşırı dosya yükü hafifletilmiş olacaktır.
5- Ülkemizde hâkim ve savcı sayısı çok yetersizdir. Gelişmiş Batılı ülkelerde, nüfusu bize yakın olan birçok ülkedeki hâkim-savcı sayısı, bizdekinin hemen hemen altı-yedi katıdır. Hâkim ve savcıların sayıca yetersizliği, ilk derece mahkemelerinde olduğu gibi, temyiz mahkemelerinde de ciddi tıkanıklıklara sebep olmaktadır. Yargıtay’da bazı Dairelerde haftada 500-550 dosyanın sonuçlandırıldığı bile olmakta, bu rakam yıl bazında 25-30 bin civarına erişebilmektedir. Bu, hem ilgili hâkimler yönünden aşırı yıpranma, hem de dosyaların yeterince incelenememesi anlamına gelmektedir. Her ikisi de sakıncalıdır. Bu itibarla, derhal en kısa zamanda hâkim ve savcıların sayılarının yeterli düzeye getirilmesi gerekmektedir.
6- Hâkim ve savcıların yetiştirilmelerinde belli standardın yakalanması gereklidir. Bu, hem Hukuk Fakültelerindeki lisans eğitimi ile, hem de hâkimlerin mesleğe hazırlanmaları aşamasındaki eğitimleri ile yakından alakalıdır. Bugün Hukuk Fakültesini bitiren birçok genç, uygulamadan ancak Fakülteyi bitirdikten sonra haberdar olmaktadır. Teorik bilgilere ilişkin pratikler, genellikle öğreticinin hayali örneklerinden ibaret kalmaktadır. Başta bu eksiğin giderilmesi; geleceğin hâkimi, savcısı, avukatı, vb. kişilerin daha lisans aşamasında yargısal gerçekliklerle karşı karşıya gelmeleri; eğitimlerini buna göre yapmaları gerekmektedir. Diğer yandan, sadece hâkimliğe başlarken değil, staj aşamasında da ciddi sınavlara tabi tutulmaları ve staj süresinin de yeterli ölçüde artırılması gerekmektedir.
7- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Türk hukukunun bir parçasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları, Ülkemiz için bağlayıcı sonuçlara sahip bulunmaktadır. Özellikle AİHM kararlarının bütün hâkim, savcı ve avukatlar tarafından özümsenecek şekilde bilinmesi gerekmektedir. Çünkü Türkiye hâkimlerdeki bu bilgi eksikliği sebebiyle her yıl milyonlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalmaktadır. Bu bir yana, kişiler AİHM’ne müracaat etmek zorunda bırakılmakta; bu süreç ortalama 4-6 yıl sürdüğü için uzunca süre bir de bu süreci beklemek zorunda kalmaktadırlar. Diğer yandan kişilerin, “hâkim-savcı niteliği”/”bilgi-birikim eksikliği” sebebiyle AİHM’ye müracaat etmek zorunda bırakılmaları onlara bir nevi eziyet anlamına gelmektedir. Bütün bu aksaklıkların giderilmesi için hâkim ve savcıların AİHM içtihatları ile ortaya çıkan ve uygulanabilir hale gelen AİHS hukukunu çok iyi hazmetmiş olmaları gerekmektedir.
8- Halk nezdinde en çok şikâyet edilen hususlardan birisi de tutuklama tedbiridir. Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında tutuklama şartları çok zorlaştırılmış bulunmaktadır. Özellikle toplum nezdinde çok büyük şikâyet ve rahatsızlıklara sebep olan birçok konuda tutuklanmanın olmayışı; suçu işlediği düşünülen, hatta suçüstü halinde yakalanan kişilerin, bu kadar vicdan ve kişiliği zedeleyen bazı suçları işledikleri halde yargılama sürecinde göz önünde serbestçe dolaşmaları, yargıya güveni zedelemektedir. Bu konuda ciddi manada bir araştırma yapılıp bu yöndeki taleplerin karşılanmasında da fayda vardır.
9- Hukuk devletinin hayata geçirilmesinin ön-şartını, devletin bütün organlarının her türlü işlem ve eylemlerinin hukuka bağlılığının sağlanması oluşturmaktadır. Bunu sağlamanın yolu da, her türlü kamusal tasarrufları bağımsız yargı organlarının denetimine tabi kılmaktır. 1982 Anayasasında, “idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır” hükmü ile genel olarak yürütmenin her türlü işlemlerinin yargısal denetimi esası kabul edilmiştir (md. 125). Fakat Anayasada çok sayıda idari işlem yargısal denetim dışında bırakılmıştır. Bunlar: Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler (md. 105, 125); YAŞ Kararları (md. 159); uyarma ve kınama şeklindeki idari disiplin cezaları (md. 129); Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları (md. 159); Olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (md. 148); Sıkıyönetim komutanlarının işlemleri (1402 Sayılı Kanun Ek md. 3). Yargısal denetim dışına çıkarılan her bir kamusal işlem, hukuk devletinden uzaklaşmayı ifade eder. Hukuk devleti ilkesi ile tutarlı bir yolun benimsenmiş olabilmesi için, devletin yargısal denetim dışında kalan hiçbir işleminin kalmaması gerekir.
Yukarıda sözü edilen sebeplerden dolayı, ciddi bir yargı reformuna ihtiyaç vardır. Bu konuda uygulamadaki tecrübelerden faydalanılması gerektiği gibi, yargı organlarının söz konusu reformun hayata aktarılması konusunda engel olmamaları, hatta yardımcı olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde yargıdaki kangrenleşen aksaklıklar, bir inatlaşma uğruna devam edip gidecektir. Bundan da Türk hukuk sistemi ve adaleti zarar görmeye devam edecektir. Amaç insanların mutluluğu ise, bu çabalar bir an önce sonlandırılmalıdır.