“Yeşili görmeyen gözler, renk zevkinden mahrumdur. Burasını o kadar yeşillendiriniz ki!
kör bir insan dahi, oradan geçerken, yeşillikler diyarından geçtiğini zannetsin”
O yıllarını çok iyi hatırlıyorum. Kale Tepeye çıktığımız zaman, Kırık Köyüne doğru döner bakardık, dikili bir ağaç göremezdik. Şehir içerisinde, evlerin önünde dikili birkaç meyve ağacından başka bir yeşilliğimiz yoktu. Mahmutlar Kasabasına doğru ( Yeşil Öz civarı) söğüt ve kavak ağaçlarına rastlanılırdı… Bozkırın ortasında, yeni bir şehir oluşuyordu.
Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı.
Ağaçlandırmaya önem verildi. Kırık Köyü’ nün kuzeyinde bulunan kırsal tepelere çam fidanları dikilmeye başladı. Birkaç yıl sonra, çam fidanları boylarını göstermeye başladı.
Bu arada çevrede bulunan kırsal kesimlere de fidan dikimi yapıldı. Tahmin ediyorum, beş on yıl sonra çevremizde gözle görülür ormanlık alanlar oluşacak. Karşıyaka Mahallesi tarafında ki Ahili tepesi, Pazarcık köyü kırsalı ve diğer alanlar…
İki gün önce, Orman Bölge şefliğinde görevli Bülent beyin teklifini kıramadım ve Kırık Köyü mevkiine gittik. Kırık Köyü mevkiine yaklaşınca birden bire hava değişimini fark ettim. Rüzgar, mis gibi çam kokusu getirmeye başladı. Orman mıntıkasına girdikten sonra, kısa mesafeli bir yürüyüş yaptık ve yüksek bir yere tırmandık. Ormanlık alandan, çamların içerisinden Kırıkkale’yi görme olanağı yakaladık. Anadolu Rafinerisi, MKE Kurumu fabrikaları, Baraj ve Kızılırmak oradan çok farklı görünüyordu. Kendimi çok farklı bir yerde zannettim. Emekler zayi olmamış, dikilen fidanlar göklere doğru tırmanmaya başlamış bile…
Oksijen bol, hava farklı, bir zamanlar dişinizi kurcalayacak çöp bulamayacağınız arazi yemyeşil olmuş, çimler oraya ayrı bir güzellik vermiş, orası kırsallıktan kurtulmuş, yemyeşil bir orman haline dönüşmüş. Dolaşırken gözüme bir çeşme ilişti… Bülent beye sordum. Şehir şebekesinden mi geliyor dedim. “ Ne münasebet ağabey, kaynak suyu, buraya kadar getirip çeşme yaptık “ dedi. Şifa niyetine bir yudum içtim. Doğanın filtresinden geçtiği belli… Abu hayat…
Oradan, hem Kırıkkale’yi, hem de Hüseyin Kahya’nın köyünü düşledim. (Eski halini biliyorum) Eski halinden eser kalmamış. Yeni binalar yapılmış, orası bir orman köyü haline dönüşmüş. Ege, Bolu, Kastamonu, Ilgaz gibi bölgelerimizi aratmayacak kadar yeşillik diyarı olmuş oralar…
İçimden şöyle bir duygu geçti. Rahmetli Hüseyin Kahya’yı veya o köyden birisini mezarından kaldırsak, burada sizin köyünüz var mıydı? Desek, ne cevap alırdık ki?
Öyle zannederim, adamlar inanmaz, burası bizim köy değil diyebilirler.
Yürümekte güçlük çekiyorum, o nedenle fazla gezip dolaşamadım, yanımızda bulunan gençlerin demlediği çayı yudumlarken, ciğerlerim oksijenle doldu taştı. O çamların altında yenilen bir dilim ekmek, bir baş soğan ve bir domates, biraz beyaz peynir dünyanın en lezzetli yemeği olur. Orman Muhafaza memuru Bülent bey, tepelerin arka yüzünü anlattı.
Keşke erken gitseydim de, o güzellikleri, o yeşillikleri biraz daha fazla seyretme olanağını yakalasaydım. Kısmet olursa, bir Pazar oraya gideceğim, sabahtan akşama kadar çamların altında dolaşacağım ve dinleneceğim. Kırık Köyünden, tepelere doğru gözlerinizi yumarak geçin. İnanıyorum, rüzgarın sesinden, teneffüs ettiğiniz oksijenden, çamların kokusundan çatlayan kozaların çıtırtısından, yeşilini görmeseniz bile, ormanlık bir alandan geçtiğinizi anlayacaksınız. Emeği geçenlerin ellerine sağlık. Bakılmış, emek verilmiş, dağ olmaktan çıkmış. Bizim köye içinde, öyle diyorlar. Kısmet olursa, oraya da gitmeyi düşünüyorum.