24 Mayıs 2012 Perşembe

29.05.2008 00:00:00 605  defa okundu.

Ak Parti Kapatma Davası

Bu iddianame, hukuken sağlam dayanağı olmayan, çoğu din ve vicdan hürriyeti ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilen ifadelere dayanan, şiddeti içeren ifade ve eylemlere dayanmayan bir iddianamedir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın AK Parti hakkında açmış olduğu kapatma davasında, istinad edilen deliller ve gerekçelendirme boyutu yanında, anayasal olarak çok ciddi esaslı hatalar bulunmakta olduğu için, bunların bütününü “hukuki skandallar” olarak niteliyorum. Bu hukuki hataları şu şekilde sıralamamız mümkündür:

İddianameye dayanak alınan ve kapatma davasını haklılaştırma gerekçesi olarak ileri sürülen davranışların bir çoğu, “gerek genel ifade hürriyeti, gerekse din ve vicdan hürriyeti özelinde ifade hürriyeti” kapsamında yer alabilecek ifadelerdir. Burada yapılan en vahim hata, kanuni olarak suç teşkil etmeyen, haklarında hiçbir şekilde hukuki işlem ya da cezai takibat yapılmayan davranış ya da sözlerin, laikliğin ihlali olarak değerlendirilmesidir. Burada, Anayasa'nın 24. maddesi kapsamında teminat altına alınan din ve vicdan hürriyetinin ifade boyutuyla kullanılması, tek başına laikliğin ihlali kapsamına dâhil edilmektedir. Şayet, din ve vicdan hürriyetinin ifade edilmesi, daha başka suç teşkil edici unsurlar bulunmadığı halde, laikliğin ihlali kapsamında değerlendirilebiliyorsa, bunun anlamı: laiklik=din ve vicdan hürriyetinin sadece vicdanlara özgülenmesi; özellikle de siyasiler özelinde ya da onlarla ima yoluyla da olsa ilişkilendirilebilen harice yansıyan her türlü ifadesinin laikliğe aykırı kabul edilmesi demektir. Bu, din ve vicdan hürriyetinin ifade boyutunun, laikliğin karşıt kavram haline getirilmesidir. Bunun, ne “en geniş ifade hürriyetinin siyasiler için ve onlara karşı söz konusu olduğunu” vurgulayan AİHM içtihatları, ne de Anayasa'da öngörülen demokratik, laik hukuk devleti ilkesi, ne de Anayasa'nın 24. maddesi ile bağdaşırlığı bulunmaktadır. Bu anlayışla laiklik otoriter/baskıcı bir anayasal ideoloji haline dönüştürülmüş olmaktadır. Oysa Anayasa'nın öngördüğü laiklik bu değildir; o, her bir hak ve hürriyet gibi, din ve vicdan hürriyetini de, ifade boyutuyla bir bütünlük içinde teminat altına almayı öngörmektedir.

DANIŞTAY DAVASI DA İDDİANAMEDE

Hukukun en temel ilkelerinden birisi de “kişisel sorumluluk”tur. Bu, “kişilerin ya da grupların, sadece kendi fiilinden sorumlu olması” anlamına gelmektedir. Başkasının fiilinden sorumluluk, hem Anayasa'nın (38/7) görmezden gelinmesi, hem de “hukuk devleti”nin inkârı demektir. Bu iddianamede, Ergenekon diye anılan kanun dışı bir suç örgütü ile bağlantısı tespit edilen bir şahıs (Alparslan Arslan), sırf kullandığı ifadelerden dolayı “köktendinci” kabul edilmekte, daha sonra bu şahıs, Başbakan ve milletvekillerinin beyanlarının ertesinde bir gazetede Danıştay kararını veren daire üyelerinin resimlerinin yayınlanmasından kısa bir süre sonra, 17.05.2006 günü Danıştay 2. Dairesi'ne silahlı saldırıda bulunmakta, daha sonra da ilgili şahsın burada kullandığı ifadelerden hareketle, AK Parti hakkında sorumluluk ortaya çıkarılmaktadır. Burada 4 tane davranış söz konusudur. (1) Başbakan ve milletvekillerinin eleştirel ifadeleri, (2) Danıştay kararını veren daire üyelerinin resimlerinin yayınlanması, (3) Danıştay'a yönelik silahlı saldırı, (4) Alparslan Aslan ile diğer sanık Osman Yıldırım'ın köktendinci söylemleridir. Şimdi burada, AK Parti ile hiçbir şekilde alakası olmayan, onların tasvibini almayan bir kişinin gerçekleştirdiği fiilden AK Parti'yi sorumlu tutmak, bir kişi ya da partinin, bir başkasının fiilinden sorumlu tutulması demektir.

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın kanuni değişiklik yapılmadan üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına ilişkin genelgesi karşısında, MEB Hüseyin Çelik'in “Ben YÖK Başkanı'nın söylediklerinin suç teşkil ettiğini düşünmüyorum. Soruşturmaya izin vermeyeceğim” diye basına açıklamada bulunmasının AK Parti hakkında kapatma davasına dayanak teşkil etmesi de büyük bir skandaldır. O zaman, gerek eski YÖK başkanı, gerekse diğer sicil amirleri, onlarca rektör ya da yüzlerce diğer kişiler hakkında “suç duyurusunda bulunulduğu”, haklarında çok ciddi deliller ileri sürüldüğü halde, hiç birisi hakkında işlem yapılmamasına bir şey demeyip, burada AK Parti'nin sorumluluğuna gitmek, çok ciddi bir çelişki arz etmektedir. Bu, “bazı davranışları birileri yaparsa suç, başka birileri yaparsa suç değildir” şeklindeki hukuk mantığını ortadan kaldıran bir durumdur. Diğer yandan burada Sayın Bakan'ın yaptığı bir idari tasarruftur. Daha başkaları bu yetkiyi kullanıp kullanmamada ne kadar inisiyatif sahibi ise, Sayın Çelik'in de bu yönde bir inisiyatifi vardır. Bu inisiyatifin kullanılmasından dolayı bir siyasi partinin sorumluluğuna gidilmesi, “kanunun öngörmediği bir sebepten dolayı bir partiyi sorumlu tutmak” anlamına gelecektir.

Diğer bir açık hata, bazı kişilerin sözlerinden hareketle, bir partinin suçlanmasıdır. Danıştay saldırısı sanıklarından Alparslan Arslan ile Osman Yıldırım'ın duruşma esnasında sarf ettiği sözlerin, AK Parti hakkında delil olarak kabul edilmesi, siyasi parti hürriyetinin “çok ince pamuk ipliğine bağlı” hale getirilmesi anlamına gelmektedir. Bu durumda, her bir parti hakkında benzer söylemler söylenebilir. Hatta bunlar ilgili parti içine girerek de söylenebilir. Bu durumda, hiçbir araştırma yapmaksızın, partinin o türden beyanları kabul edip etmediğine bakılmaksızın, partilerin sorumluluğuna gitmek, siyasi parti hürriyetinin diken üstüne oturtulması anlamına gelecektir. Bu tutum, “siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru” olmasını öngören anayasal hüküm (md. 68/2) yerine, “siyasi parti hürriyetinin demokratik siyasi hayat için çok kolay vazgeçilebilir bir değer(sizlik) olarak kabul edilmesi” anlamına gelir. Bu ise çoğulcu demokrasinin inkârı demektir.

TBMM eski Başkanı Bülent Arınç'ın 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a ithafen, onun gibi “sivil, dindar ve demokrat bir cumhurbaşkanı” seçeceklerini ifade ederek, cumhurbaşkanın seçilme nitelikleri arasına Anayasa'da sayılmayan dindar niteliğini eklemesi de laikliğe aykırı kabul edilmektedir. Demokratik siyasi rejimlerde, kişilerce Başbakan'ın, Cumhurbaşkanı'nın belli niteliklere sahip olması istenebilir, birisi Cumhurbaşkanı'nın seküler düşüncelere sahip olmasını, bir diğeri başka düşünce ya da inanç değerlere sahip olmasını isteyebilir, demokrasilerde bu çok tabiidir. Tabii olmayan, suç teşkil eden bir şeyin istenmesidir. Oysa, Anayasa'nın 24. maddesinde din ve vicdan hürriyeti bir anayasal hak ve hürriyettir. Anayasa'nın teminat altına aldığı bu hak ve hürriyetin icabını yerine getiren birisinin Cumhurbaşkanı olmasını AK Parti için sorumluluk unsuru kabul etmenin, bu hakkı kullananlardan dindar olarak nitelenenlerin (kaldı ki pozitif hukukumuzda dindarlığın yasak olduğuna dair hiçbir hukuki kayıt bulunmamaktadır) Cumhurbaşkanı olamayacağını, hatta olmasının istenemeyeceğini ileri sürmenin, Anayasa hukuku ve insan hakları açısından izahı yoktur. Bu, “yargısal yolla suç ihdas edilmesi” anlamına gelmektedir.

Sayın Başbakan'ın AİHM'nin Leyla Şahin davasında türbana ilişkin verilen kararı eleştirirken “mahkemenin karar vermeden önce konuyu din ulemasına sorması, görüş alması gerektiği”ni beyan eden sözlerinin kapatmaya delil niteliği bulunmamaktadır. Çünkü “başörtüsünün dini bir vecibe olup olmadığı konusunda” yeterli kişiler elbette ki din bilginleridir. Bu konuda bilirkişi olarak onlara değil de kimlere başvurulacaktır? Nitekim 1980 yılında MEB, ilgili Devlet Bakanlığı vasıtasıyla Din İşleri Yüksek Kurulu'ndan görüş istemiş, bu kurum da görüşünü beyan etmiş, AYM de, 1989 yılında verdiği başörtüsü kararında bu görüşe yollama yaparak kararında faydalanmıştır. Şimdi 1980 yönetimi ve AYM yapınca hukuka uygun, AK Parti Genel Başkanı bunun yapılması gerektiğini söyleyince suç teşkil etmektedir. Bu da çok esaslı bir çelişki teşkil etmektedir. Kaldı ki laik bir devlette, bir mahkemenin, bir davranışın dini kural olup olmadığı hakkında karar vermesi, devletin dine müdahale etmesi anlamına gelir ki, asıl bu davranış laikliğin ihlali anlamına gelmektedir.

En büyük skandalı da, Sayın Cumhurbaşkanı'nın AK parti hakkındaki kapatma davasına dayanak alınması, bu kapsamda Sayın Cumhurbaşkanı'nın sorumluluğu yoluna gidilmesidir. Bu, Anayasa'da olmayan bir sorumluluğun icat edilmesi demektir. Bu tutumun ne Anayasa'nın Cumhurbaşkanı'nın sorumsuzluğunu öngören ilgili hükmü ile ne de parlamenter sistemin temel mantığı ile bağdaşırlığı bulunmaktadır.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ İHLAL EDİLİYOR

“Anayasa değişikliğine ilişkin teklifin gerekçesi ile Anayasa Komisyonu'nun raporu kapsamından ve 2547 Sayılı Yasanın Ek 17. maddesinin değiştirilmesine ilişkin teklif metni ile gerekçesinden; yükseköğretim kurumlarında türban-başörtüsü ile öğretim yapılmasının amaçlandığı açıkça anlaşılmaktadır” denilerek, hem yapılan Anayasa değişikliği, hem de buna istinaden çıkarılmak istene kanuni düzenlemeden dolayı bir parti sorumlu tutulmak istenmektedir. Birinci durumda yasama sorumsuzluğu ortadan kaldırılmakta, ikincisinde de olmayan bir yasama davranışından dolayı sorumluluk öngörülmektedir. Yine Plan ve Bütçe Komisyonu'nda, AK Partili Musa Uzunkaya'nın; 'Atatürk'ün eşi Latife Hanım, Köşk'teki toplantılara başörtüsüyle katılıyordu” şeklinde ifadede bulunmasının sorumluluk kapsamına dahil edilmesi “yasama sorumsuzluğu”nun ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Çünkü Anayasa'nın 83/1. fıkrasında “TBMM üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Meclis'te ileri sürdükleri düşüncelerden, ...sorumlu tutulamazlar” hükmü yer almaktadır. Bu hükme rağmen, hem ilgili partinin sorumluluğuna gitmek, hem de ilgili kişiyi siyasi yönden yasaklamak, bir tür sorumluluktur. Bu, Anayasa'nın ihlali anlamına gelmektedir.

Ayrıca başörtüsünün serbest bırakılması da, din ve vicdan hürriyetinin alanının genişletilmesi anlamına geldiği için, bu yöndeki işlemlerin laiklikle çelişir yönü de bulunmamaktadır. Aksi takdirde “din ve vicdan hürriyetinin sınırlandırılması serbest, fakat bu hürriyetin alanının genişletilmesi yasak” gibi bir çarpık anlayış ortaya çıkacaktır.

Burada sıraladığım hukuki ihlaller hemen akla gelenlerdir. Biraz daha dikkatlice bakınca daha başka hukuki hatalara da rahatlıkla ulaşmamız mümkündür. Kısaca bu iddianame, hukuken sağlam dayanağı olmayan, çoğu din ve vicdan hürriyeti ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilen ifadelere dayanan, şiddeti içeren ifade ve eylemlere dayanmayan bir iddianamedir. Hukuki temeli tamamen zayıf ve yetersizdir.

 

 

Yorum Yaz


YORUMLAR
Yorum bulunmamaktadır. Yorum eklemek için tıklayınız.

YAZARIN TÜM YAZILARI
HSYK, Kriz Olmaya Devam Edecek - 07 Ağustos 2009 Cuma 00:00
Cumhurbaşkanı'na Dokunulabilir mi? - 25 Mayıs 2009 Pazartesi 00:00
Niçin Demokrasi Bayramımız Yoktur? - 18 Mayıs 2009 Pazartesi 00:00
Dikkat: Saygın Kişiler Hakkında Dava Açılamaz, Çünkü... - 08 Mayıs 2009 Cuma 00:00
Dönüşü Olmayan Dava: Ergenekon - 29 Nisan 2009 Çarşamba 00:00
Ergenekon Tipi Yapılanmaların Kaynağı Gizli Bir Kararname - 21 Nisan 2009 Salı 00:00
Özgürlüğün Zamanı Gelmedi mi? - 14 Nisan 2009 Salı 00:00
Siyasi Partiler DARAĞACI'ndan Nasıl Kurtulur? - 31 Mart 2009 Salı 00:00
Çağdaş Kıyafet: Türban Üstü Şapka - 08 Mart 2009 Pazar 00:00
Ergenekon'un Üzeri Ölü Toprağı ile mi Örtülüyor? - 21 Şubat 2009 Cumartesi 00:00
Laik Cumhuriyetin Namusunu Ergenekon Şaibesinden Korumak - 10 Şubat 2009 Salı 00:00
Yargı Bağımsızlığına ÇOK İHTİYAÇ Var - 26 Ocak 2009 Pazartesi 00:00
Tartışılan Örgüt YARSAV - 19 Ocak 2009 Pazartesi 00:00
Demokrasi ve İnsan Hakları Şampiyonu Nerede? - 12 Ocak 2009 Pazartesi 00:00
Asıl Sorun Yargının Siyasallaşması - 05 Ocak 2009 Pazartesi 00:00
Yargıtay'ın "Çifte Standart" Kararları - 29 Aralık 2008 Pazartesi 00:00
Cumhuriyet Halk Partisi, Siyasi Parti Haline mi Geliyor? - 15 Aralık 2008 Pazartesi 00:00
CHP, Çarşafta Samimi İse Halktan Özür Dilemelidir - 08 Aralık 2008 Pazartesi 00:00
Dinî Özgürlükleri Daraltmak Serbest, Genişletmek Yasak - 25 Kasım 2008 Salı 00:00
Anayasa Mahkemesi Sorununu Aşmak - 20 Kasım 2008 Perşembe 00:00
AYM’nin Çelişkilerle Dolu AK Parti Kararı - 30 Ekim 2008 Perşembe 00:00
Deniz Feneri Davası'nın Unutulanı - 02 Ekim 2008 Perşembe 00:00
Laiklik, Dine Şekil Vermek Değildir - 27 Eylül 2008 Cumartesi 00:00
Cumhuriyetimizin Demokrasi Zaafları - 23 Ağustos 2008 Cumartesi 00:00
Ergenekon dan ÇIKIŞ! - 10 Temmuz 2008 Perşembe 00:00
Türkiye'de Yargı Reformu İhtiyacı (1) - 30 Haziran 2008 Pazartesi 00:00
Türkiye'de Yargı Reformu İhtiyacı (1) - 25 Haziran 2008 Çarşamba 00:00
Ak Parti Kapatma Davası - 29 Mayıs 2008 Perşembe 00:00
Kapatma Davası Açıldı - 23 Mart 2008 Pazar 00:00
27 Nisan e-muhtıra - 23 Mart 2008 Pazar 00:00
Anayasa Değişikliğine Dikkat - 23 Mart 2008 Pazar 00:00
Başörtüsü Yasağı - 23 Mart 2008 Pazar 00:00
Başartüsü Yasağı - 27 Şubat 2008 Çarşamba 00:00
SORUN TEK BOYUTLU DEĞİLDİR - 13 Şubat 2008 Çarşamba 00:00
Gülü Hazmetmenin Zorluğu - 25 Kasım 2007 Pazar 00:00
Mahkeme Kararının Olası Sonuçları - 24 Ekim 2007 Çarşamba 00:00
Yargının 'Önleyici' ve 'düzeltici' Denetimi - 15 Ekim 2007 Pazartesi 00:00
301. Madde ve İklim Sorunu - 05 Ekim 2007 Cuma 00:00
Demokrasinin Rayına Oturması İçin - 28 Eylül 2007 Cuma 00:00

Son Yorumlar

bırakın var olanısöküp takmayı
valla pes doğrusu bu nasıl bi zihniyet bağlarbaşı mahallesi ne 8 senedir bir avuç dahi asvalt ğelmedi kışın çamur,hendekler yazın toz toprak yazıklar olsun buradaki yaşayanlar insan değil demi size ğöre çarşıyı sökün takın para onda...gerçi yayınlamıyorsunuzda yinede yazalım..
23.05.2012 22:44:31

obalı
merak ettigim konu 2 sene önce yapılan kaldırımların suyumu çıkdıydı da şimdi yenisi yapılmaya başladı. eger hizmet etmek istiyosanız yolarımızı yapınız kenar da kalan mah.leri saymıyorum artık merkezde bulunan şhell benzinliginin önünden gecerken hatim indirecek duruma geldik araçların düşdügü çukurlar 30cm aşmış durumda belediye ise yol yerine kaldırım yapıyo yazık bu insanlara sizler ihale sayesinde ceplerinizi doldururken insanların çeblerinde olmayan paraları sanayi ye gidiyor
23.05.2012 19:53:45

halil erdemir
bunlar güzelde asıl hizmetler ne olacak yollar çukur dolu baskan bağlarbaşı mah. çıksın bir görsün halini her geçen gün kötüye gidiyor halk ekmek kapandı bunu niyesöylemiyorlar
23.05.2012 12:15:19

mağdurbelediyeci
sorun ihalelerin düşük teklifle falan alınmasında değil ihaleyi yapanların işi bilemeyip, ellerine yüzlerine bulaştırmasındandır. işi firmalara hak ettikleri için değil başka çıkarlar gözeterek vermelerindendir.. çok görmemek lazım. önceden içilemeyen suyun metreküpüne 50 kuruş ödeyip en azından tabak çanağını yıkayan saf kırıkkaleli şimdi yine içemediği suya 2,5 tl öder, şehrin başkanıda bakın en güzel suyu siz içiyorsunuz bi takla atın bakalım demeye getirir ama kendi belediyeye damacana su alırsa, sonrada suyu işleten firmaya dünyalar kadar parayı verirse ve saf vatandaşımızında sesi çıkmazsa daha çok ihaleler olur bu memlekette. çivisi çıkmış buranın, hala farketmiyor musunuz
22.05.2012 22:53:52

Sırrı Kılıç
Sayın Editör Kırıkkale belediyesinin ihale sistemini veya ihale kriterlerini en iyi bilenlerden biri sitenizin sahibidir.Ona sorsanız size bu aksaklıkların nedenini anlatırdı
22.05.2012 21:43:54