Bir ihtilal döneminin öncesinin yaşanan masalları ki içinde; bir gül kız ile kara oğlanın aşkını ekleyip ,sonra da yeni yetişen nesillere ihtilal yıllarının sevdaları bile ne denli etkilediğini anlatsam, kendimizce dersler çıkarır mıyız?...
Sonra sizi yürek ve beyin arası bir ikilem de bırakıp,köşeme çekilsem...Sevgili gençler; sorgular mı masalımı …
Nerden çıktı bu sevda masalı ? demeyin sakın bana… Hele ki ihtilalin anayasasının değişip, değişmeyeceğine dair tartışmaların yapıldığı, parti kapatmaların, yasaklamaların, ülkeyi bölme çabalarının olduğu şu günlerde, ihtilal yıllarını hatırlatmak, O günlerden bu günlere nasıl gelindiğini ifade etmek adına , boyun borcunu ödemek adına kaleme almak istedim…
Yıl 1980, aylar eylül öncesiydi.Yakın geçmişimizdi, daha dünümüzdü idi, tarih eskimemişti. İçinde kin nefret olan, hoşgörüsüzlük olan, kardeşin kardeşe, babanın evlada , sevgilinin sevgiliye düştüğü zamanlardı…sanki herkesi büyücüler büyülemişiydi neydi, ülke bir sevgisizlik seline kapılmış gidiyor, uçurumlara doğru yol alıyordu…
Akıl, izan, insaf tatile çıkmıştı.Ya da belki en kötü yönetmenlerin , güzel ülkemizi ele geçirmek adına planlamış oldukları bir kırmızı renkli oyundu, oyuncular ise masum Anadolum’ un insanlarıydı.
Her alanda bir sevgi kaybı vardı. Herkes birbiriyle yüksek perdeden konuşuyordu.Kimin ne konuştuğu da hiç anlaşılamıyordu.
Ülke karanlıklar içinde boğuluyordu…12 eylül karanlığı içinde, yasa boğulan anneler, babalar, çocuklar, sevgililer vardı.
Neyse efendim,biz kendi masalımızı, o günlerde yaşanan bir sevda masalını anlatmaya başlayalım;
İhtilal öncesiydi, yine bir kış akşamıydı, hava soğuktu.Minik bir evde alev, alev yanan sobanın sıcaklığın da alev, alev bir tartışma vardı.İki kardeşten biri, Başbuğ diyor,diğeri ise Kara oğlan diyordu.Dağlara taşlara ismi yazılan, şimdilerde rahmetli olan ECEVİT’in hayranıydı.
Belli ki yine kavga çıkacak, birazdan kahvedeki baba gelecek ,yine olan zavallı anneye olan, olacak ve kardeşleri yüzünden dayak bile yiyecekti...Bu sıpalarından çektiğimiz nedir diye bağıracaktı baba…bir daha bunları bu eve almayacaksın diye bağırıp çağıracak evde yine küçük çaplı terör estirecekti.
İhtilalin öncesinde bir kasabanın kerpiçten yapılma evinde yaşanılanlar böyleydi…İhtilale ülke gitgide yaklaşıyordu.
Nice kan..nice dökülen gül…şimdi zaman ötesi bir cehennemde kan kusuyorlar…Nedeni basit, nedeni hiç…..günümüz de tarihin sayfaları, hep ters tarafa açılıyor...Tarih tekerrürden ibaret lafı, lal olmuş dudaklarımızdan düşmüyordu.
Sevdamın özü
Özümün düşü
Düşümün gözü
Gözümün önü...
Vatan millet dedikçe
Bölündük bizler hep kahpece!
İşte o yıllardı, olmayası kahrolası yıllar…
Karaoğlan diyorlardı, mahallenin yakışıklısına saçları omzuna kadar dökülen, bıyıkları ağzından aşağı sarkan mahallemizin yakışıklı, bıçkın delikanlısına…
Ve yine aynı kasabanın bir başka mahallesinde periler kadar güzel siyah kısa saçlı, iri gözlü , kara kızı, Gül kızı FİRUZE ‘si vardı…Her ikisi de farklı cephelerde olsa da, farklı fikirleri savunsalar da seviyorlardı delicesine birbirlerini…
Ama imkansızdı sevdaları, bir araya dahi gelinmeyecekti, gelemezlerdi.Fikirleri ayrıydı, zikirleri ayrıydı, cepheleri ayrıydı…
Halbuki Allahları birdi, peygamberleri birdi, dinleri birdi, dilleri birdi, kasabaları birdi, mahalleri birdi, her şeyden önemlisi kalpleri birdi, bunca birlere rağmen, bir ve beraber olamazlardı.
Yoksa ne derdi onlara dava arkadaşları… Onların sevdası imkansız sevdaydı, çünkü her ikisi içinde toplumun koyduğu tek bir kural vardı; karşı kaldırıma asla geçilemezdi.
Karşı kaldırıma asla geçmek yoktu…
Oysa ben sende toprağımı sevdim
Oysa ben sende kendimi sevdim
Oysa ben sende tüm insanlığı benimsedim
Ve hatta tüm dünyayı...
Kuşlarıyla doğayı,
Salıncak kalplerde yıkılmaz tahtları,
Sadakati gözlerde aramayı,
Öğrendim ,
Öğrendiklerimle sevdim seni.
Ne olur tutsan ellerimden,
Kaçıp kurtulsak
Orta bir yer bulsak
Ya da ölüme beraber koşsak,
Şimdi sağım soluma karışır,
Yalanlar dolanlarıma,
Yüreğim iki parça da atar,
Ya davam, ya da sen diye,
Aklım almaz bu kavgayı,
Ben yalnız, seni sevmeyi bilirim
Ben yalnız ,sen diye her şeyi severim,
Bu dünyada bir ve beraber olamasak da…
Buradan sonra aşıkların ölümü ve ihtilalin bi -zatihi kendisi o gece geliyordu....Günler 11 eylül gece vakitlerini gösteriyordu.. Sokaklara, gecelere anarşi tamamen hakim olmuş ve ihtilal için her şey olgunlaşmıştı…İhtilalin bir gece öncesiydi… Ordunun yönetime el koymasına ramak kalmıştı …
İşte o gece oldu her şey, direklere yazı yazarken, karşılaşırlar bir elektrik trafosunda, Firuze ile Kara oğlan …ötelerden bir el silah sesi duyulur…ve çakır almaz tabancalar ateşlenir…Kara oğlanın arkadaşları kaçışırken karanlık kuytu sokaklara…
Kara oğlan gül kızı FİRUZE yi zifir ,zindan karanlıkta tanımıştır, gül kız yaralanarak yere düşmüştür, ilk defa baş başa kalmışlardır. Kara oğlan yaralı gül kızı kucağına alıp hastaneye götürmeye çalışırken , bir kör kurşunla sırtından vurulur, .al kanlara bulanmıştır bedenleri . Ölüme doğru yol alırken sevdalısıyla dudaklarından şu şiirin dizeleri dökülür:
Nice dökülen gül,
Kırmızıya boyadı tüm ülkeyi,
Hangi saflık aklayacak şimdi?
Yok olmaz...
Onca yürek cehennemde solutulmaz!
Yaşanmışlıklardan elbette ibret çıkartılacak
Genç kalplere düşecek bu sorgular
Onlar bitirecek bu kavgaları,
Onlar rahatlayacak nefesleri
Dünyayı ancak sevgi ve saygı kurtaracak,
Hoşgörü soluyacak, nefesler…
Herkes kendi konumunda kabullenecek herkesi…
O zaman işte;
Gençlere anlatılan bu masaldan
Dersler çıkarılacak….
Ülkemiz el, ele, gönül, gönüle…
Özgürlüğe, demokrasiye, koşacak…
Nihayetinde son bulacak bizim masalımız…