Geçen haftalarda yönetiminde bulunduğum bir sendikanın genel merkez seçimlerine üst kurul delegesi sıfatıyla katıldık. Kongrede iki liste yarıştı ve biz söz verdiğimiz üzere ilk listeyi arkadaşlarımızla beraber destekledik. Kongre günü diğer listenin kazanacağını hissettiğimiz halde, sözümüzden, özümüzden geri dönmedik. Zamanı vaktinde verdiğimiz, vaat ettiğimiz sözlere bağlı kalarak verilen sözün gereğini yerine getirdik.
Kongre öncesi kazanacağı hissedilen ikinci listeye birkaç arkadaşın ismini verebilir, arkadaşlarımız sendikanın genel merkez yönetimine sokabilirdik. Ancak buna vicdanımı izah edemeyecek, vicdanen büyük bir rahatsızlık duyacaktım. Hele ki benim gibi duyguları, vicdani sorumluluklarını ön planda tutan bir insan için tamamen çok büyük bir yanlış olacak kendimize olan güvenimizi kaybedecektik.
Ahde vefalı olmak sözü; yaptığım kulis görüşmelerinde belki ağzımdan defalarca çıktı. Ve bizler ahdimize bağlı kalarak, vefamızı göstererek, kaybetsek de, kazansak ta her halükarda benim mantığıma göre kazananlardan olacaktık.
Bu yazımda, siz sevgili okuyucularıma hafızamda tazeliğini koruyan, sıcağı sıcağına yaşadığım bir kongreden bahsederek giriş yapmak istedim. Ve ahde vefanın satırları düşüverdi âcizane kalemime.
Konumuz ahde vefaydı ve ben vefanın sözlük anlamı için sözlükleri gözden geçirmek zorundaydım. Sözlükteki ifadeleriyle vefa şöyle tanımlanıyordu; Vefa, Arapça bir kelime olup, sözünü yerine getirme, sözünde durma, borcunu ödeme; sevgi dostluk ve bağlılıkla sebat etme, yetme, yetişme gibi en güzel manaları üzerinde toplayan ifadeler içeriyordu…
Ahde vefanın, vefasızlığın her türlüsünün yaşandığı toplumumuzda vefaya öylesine ihtiyacımız var ki… Vefa dost, arkadaş ilişkilerinin yamaçlarında yetişen nadide bir güldü. Özenle onu korumalı ve yaşatmalıydık biz insanlar.
Vefa, duyguda, düşüncede, davada, hayatın her halinde aynı şeyleri paylaşanların çevresinde sevgi, saygı, hoşgörü yelleriyle eser dururda, yanına kini nefreti, kıskançlığı, sevgisizliği seviyesizliği yaklaştırmaz. Evet, vefa, sevginin, muhabbetin bağrında yaşar, yetişirde kinin, nefretin sevgisizliğin yaşamasına asla müsaade etmez.
Aziz Milletimizin unuttuğu ya da unutturulmaya çalışıldığı en güzel hasletimiz, en önemli özelliğimizdi vefa…
Çok yakın bir zamana kadar vefa hisleriyle yaşayan bir millettik bizler… Hatırlarım küçüklüğümde komşularımızla olan ilişkilerimizde komşumuzla paylaşacak tadımlıkta olsa pişen yemeklerimiz vardı.
Akrabalarımızla uzak yakın demeden tüm akrabalar bayramlarda, bayram boyunca gezilir, elleri öpülürdü. Tüm bunlar ve daha fazlası elbette vefa hisleriyle yapılıyordu. Komşuya vefa gösteriliyor, akrabaya vefa hisleriyle yaklaşılıyor, eş, dost, arkadaş ilişkilerinde vefaya özen gösteriliyordu.
Ama artık öylemi, günümüzde çok az rastladığımız bir özellik oluverdi vefa… Birçok iyilik yaptığımız, arkadaş, dost zannettiğimiz kimselerden silleleri yedikçe ah! Nerdesin vefa sizler çok uzaklarda kaldınız demeye başladık.
Vefayı unutur olduk, mili, manevi tüm değerlerimizden uzaklaştık. Hâlbuki toplumu, toplum yapan, cemaati cemaat yapan dahası insanı insan yapan bir güzellikti, en önemli özellikti vefa… Dostlar arasında, kardeşler arasında olmazsa olmaz bir hasletti vefa…
Vefayı kimileri, insanın gönlüyle, vicdanıyla, birleşmesi şeklinde tarif etseler de ve kimilerince bu tanım eksik gibi tanımlansa da bence tam yerli yerinde bir tanımdır. Doğrusu kalbi ve ruhi hayatı yani manevi dinamikleri olamayan insanlardan vefa beklemek bir hayli zordur.
Konuşurken doğruyu söyleme, verdiğin sözlerde, ettiğin yeminlerde vefalı olabilme, vefalı kalabilme tamamen vicdani bir meseledir. Kendini yalan ve aldatmalardan kurtaramayan insancıklar, her an verdiği söze, ettiği yeminlere muhalif hareket eden ikiyüzlü hasta ruhlular gönül hayatlarının, manevi değerlerinin olabileceğine ihtimal vermek, onlardan vefa beklemek kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değildi.
Evet, vefasız insanlara güvenen insan er geç bu gerçeklerle yüz yüze kalacak ve hüsrana uğrayarak hayal kırıklığı yaşayacak güvendiği dağlara karlar yağacaktır.
İstiklal Marşımızın Şairi M.Akif ERSOY dizelerinde vefanın iniltileriyle inim, inim inliyor ve sesleniyordu;
Vefa yok, ahde hürmet hiç… Emanet lafzı bi medlul
Yalan rayiç, hıyanet, mültezim her yerde, hak meçhul!
Ne tüyler ürperir ya RAB! Ne korkunç inkılâp olmuş:
Ne din kalmış, ne iman, din harap, iman serab olmuş
Çevremiz yalanın, mevki, makamın esiri bir sürü insancıklarla doluydu. Her gün birkaç defa yemin edip yeminini bozan, kefaretini ödemeyen vefa duygusundan mahrum bir sürü hasta ruhlu insanlarla doluydu.
…
Ah vefa nerede kaldın!
Bıktık her gün yemini bozan, verdiği sözü tutmayan, bir dediği, diğer dediğiyle çelişen insanlardan bıktık, usandık.
Ah vefa nerdesin vefa!
Türlü, türlü iyilik görüp de, elinden, kolundan tutup, bir yerlere gelmesini sağlanan kimselerin vefasızlığını gördükçe, bildikçe, konuştukça deliler gibi oluyorum…
Nerdesiniz sözünün eri, özünü bulan insanlar nerdesiniz…
Nerdesiniz bir vefa uğruna harap olup, türap olup gidenler ve çok bereketli bir devrin büyük insanları nerdesiniz…
Mertliği, yiğitliği vefayı, bütün, bütün unutmuş gönüllerimize, duygularımıza gelin doldurun… Doldurun da vefasızlardan olmayalım…
İçtiği bir fincan kahvenin, kırk yıl hatırını sayan vefalı insanlar nerdesiniz… Şimdilerde görmediği iyilik, güzellik adına her ne varsa yapılan insanlar Brütüs rolünü ne kadar da çok benimsemekte… Ah ahde vefa nerelerdesiniz… Ahde vefanın imandan olduğunu bilen dost gönüllü insanlar nerdesiniz…
Sinelerimizi vicdanlarımız vefa hisleriyle doldurun taşırın bizleri…
Yazımı alkışı sevmeyen, milli şairimiz Akif’in ahde vefayla ilgili bir hatırasıyla nihayetleyeyim;
’’ M. Akif bir gün arkadaşlarından Eşref EDİP’LE öğle yemeğinde buluşmak için sözleşmişlerdi. Eşref EDİP Vaniköy’de oturuyordu; kendisi Beylerbeyinde. Öğleden bir saat evvel oraya gidecekti.o gün öyle bir yağmur vardı ki, her taraf sel oldu.Eşref EDİP, Mehmet AKİF’İN böyle bir yağmurda gelmeyeceğini düşünmüştü.Bu sebeple hizmetçiye döneceğini söyleyerek, evden çıkıp yakın bir komşuya gitti.Yağmur devam ediyordu.O evden çıktıktan bir süre sonra Mehmet Akif, o yağmura rağmen Eşref EDİP’İN evine gelmişti.
Eşref EDİP, evine döndüğünde onun geldiğini hizmetçiden öğrenmişti. Akif sırılsıklam bir halde olmasına rağmen içeriye girmemiş, ‘’selam söyle’’ diyerek yağmura aldırmadan gerisin geriye gitmişti.
Eşref EDİP ertesi gün kendisini bulmuş durumu anlatarak özür dilemek istemişti. Ama Mehmet Akif bu olaydan dolayı kırılmıştı. Ve Eşref EDİP’e şu unutulmayacak cevabı veriyordu;
Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir…