Bugün Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olmasını sıraladıkları gerekçelerle hazmedemediklerini söyleyenlerin, bir zamanlar Turgut Özal için de benzer ifadeleri kullandıklarını hatırlayalım
Bugünlerde Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olmasını hazmedemediklerini söyleyenler, bir zamanlar Turgut Özal için benzer ifadeleri kullanılmışlar; Cumhurbaşkanı olduğu zaman ona "alışamayacaklarını", dolayısıyla Cumhurbaşkanı olmasını bir türlü "hazmedemediklerini" defaatle ifade etmişlerdir. Yine geçmiş yıllarda benzer saiklerle Sayın Ordünaryüs Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, 1961 Anayasasının kabul edilmesini takiben yapılan genel seçimler sonrasında yeni parlamentoca yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, zor ve tehdit yoluyla Cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçirilmiş ve yurt dışına çıkmak zorunda bırakılmıştır. Bu düşüncenin ilk nüveleri, DP'nin ilk kurulduğu yıllara dayanmaktadır. Keza, aynı kesim, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde siyasi iktidarın seçimlerden büyük bir zaferle çıkan DP'ye devredilmemesi için aynı çabayı yoğun bir şekilde sürdürmüşlerdir.
Her ne kadar, bazı çevreler, Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanlığını hazmedemediklerini ileri sürmüşlerse de, O Cumhurbaşkanı oldu; yapacağı icraatları yaptı; hakkında ne söylenirse söylensin, görevini, herhangi bir sapma ve aksama olmaksızın yerine getirmeyi bildi. Benzer tavır ve davranışlar şimdi de Abdullah Gül'e karşı sürdürülmektedir. Bir kısmı, "her ne kadar o 'Milli Görüş gömleğini çıkardım' dese de, gerçekte çıkarmadığını, kırkından sonra gömlek değiştirmenin mümkün olmadığını, dolayısıyla bir takiye yaptığını"; bir kısmı "eşinin başının örtülü olmasını"; bir kısmı "muhalefetle uzlaşma sağlanmadığını; bir dayatma ile aday olduğunu"; bir kısmı "bu konuda başta TSK olmak üzere bir 'kurumlar arası mutabakat'ın sağlanması gerektiği halde, adaylığı konusunda bu manada bir mutabakatın sağlanmadığını", bir kısmı da "siyasi yönden aktif bir tarafgirliği olduğu için tarafsızlığını koruyamayacağını" ileri sürerek, Cumhurbaşkanı olmasına karşı bir hazımsızlık sergilemektedirler.
Gerekçeler Anayasal Dayanaktan Yoksun
Tabii ki bütün bu beyanların, demokratik bir hak olarak ifade hürriyeti kapsamında ileri sürülmesi mümkün ise de, bunların hakikatinin demokrasinin maddi özü ile bağdaşırlığı bulunmadığı gibi, mevcut Anayasanın temel hükümleri ile de çelişme arz etmektedir. Bir kere Cumhuriyet temelinde yer alan Anayasa'yı özde be-nimsediklerini ileri sürenlerin bu kabilden beyanları, hem 1982 Anayasası'na göre Cumhuriyet'in temel niteliklerinden birisi olan "demokratik devle ilkesi"nin bir gereği, hem de Anayasa'nın dayandığı temel ilkelerinden birisi olan "milli egemenlik"; diğer bir ifade ile "egemenliğin millete ait olması" ilkesi ile "özde" çelişmektedir. Hem Anayasal Cumhuriyet'i sözde değil özde be-nimsediklerini ileri sürüp, hem de demokratik Cumhuriyet'in özü ile çelişen tavır ve davranışlar sergilemek, defaatle ve inatla aynı yönde beyan ve ifadelerde bulunmak çelişme arz etmektedir.
Çünkü, Cumhurbaşkanı'nın TBMM tarafından, Anayasa'da öngörülen çoğunlukla ve ona uygun olarak seçilmesi, egemenliğin millet adına yasama organı tarafından kullanılması anlamına gelmektedir. Hangi şartları haiz kişilerin, hangi usule uyularak Cumhurbaşkanı seçileceğine ilişkin şartlar Anayasa'da ayrıntılı olarak düzenlenmiş bulunmaktadır. İleri sürülen argümanların hiç birisinin Anayasal dayanağı bulunmamaktadır. Bu türden düşünce ve tavırlar, tamamen sübjektif ve Anayasa'nın derininden çıkarılmaya çalışılan zorlama şartların dayatılması çabasından başka bir şey değildir.
Bu beyan ve tavırlar, bir duruşu sergilemektedir. Bu duruşun iki yönü bulunmaktadır.
(1) Bu duruş, milletin iradesini yansıttığı ve bugüne kadar emsaline ender rastlanacak şekilde temsilin sağlandığı yeni TBMM'nin iradesini kabul etmeme anlamına gelmektedir. Elbette ki demokratik bir hak olarak, TBMM'nin her tasarrufunu benimsemek ve savunmak zorunluluğu, demokrasi ile bağdaşmaz. Elbette ki, bu kararların eleştirilen yönleri bulunabilir. Nitekim birçok kanun ve sair yasama tasarrufları da hep eleştirilmiştir. Fakat bu duruşta bir eleştiriden ziyade, "yasama organının iradesini ret etme; bu iradeyi kabullenmeme; yasamayı bu konuda (ehliyetli olma) noktasından yetersiz görme" tavrı söz konusudur.
Gül'ün Seçilme Koşulları Uygun
(2) İmtiyazcı bir duruş. Yani burada "Anayasa'da ifadesini bulan bazı hakların, sadece bu kesimden olanlara ait olduğu düşüncesinin ve tavrının yansıması" söz konusudur. Kısaca şunu demek istemektedirler: "Bu haklar sadece bizlere aittir, sizler ne yaparsanız yapın, bu hakları kullanma yeterliğine sahip değilsiniz". Oysa Anayasa'nın 10/1. maddesinde, "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir", 12. maddesinde "Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir" hükümleri yer almaktadır. Burada ifadesini bulan haklar, sadece bu kesimde yer alanlar için değil, herkes için söz konusudur. Bu hükümleri tamamlayan bir de 10/3. madde mevcuttur. Buna göre: "Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz". Şimdi, bu Anayasal hükümler karşısında, Anayasa'nın Cumhurbaşkanı seçilecek kişilere ilişkin 101. maddesinde öngörülen bütün şartları haiz olan Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesini tanımamak; seçilemeyeceğini ileri sürmek; bu konuda hazımsızlık göstermek, imtiyazcı bir tavrı sergilediği için, Anayasa'nın söz konusu hükümleri ile esaslı bir şekilde çelişmektedir.
Her ne kadar Türk Anayasa Mahkemesi'nin daha önceleri çeşitli vesilelerle verdiği kararlarında, "millet egemenliğini gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukukî ve sosyal temelleriyle kurmak (...) amaçlarına aykırılık teşkil eden" düşüncelerin ileri sürülmesini men eden kanunları Anayasa'ya uygun bulmuş; "demokratik Anayasa rejimimizi, demokrasi esasları ile bağdaşmayan fikir akımlarına karşı koruyucu" nitelikteki kanunların Anayasa'ya aykırılık teşkil ettiği iddialarını reddetmiş ise de, Türk toplumu, yine de Yüksek Mahkeme'den daha demokratik bir tavır sergileyerek, bu türden beyan ve tavırları, her ne kadar tasvip edip onaylamasa da, engin bir hoşgörü zenginliği içinde acı bir tebessümle izlemektedir.
Şayet Türkiye Anayasası olan bir devlet ise; bu Anayasa'nın temeli yukarıda sözünü ettiğim esaslara dayanıyorsa ve TBMM de Sayın Gül'ü Cumhurbaşkanı seçmiş ise; artık bu kesimin demokrasi ve milli iradenin tecellilerini kabullenmeleri, "inatçı ve mızmızcı çocuk" edalarından vazgeçmeleri zamanı gelmiş bulunmaktadır. Aksi takdirde, Sayın Gül Anayasal görevlerini yerine getirirken, bunlar da toplumun tabii istihalesi neticesinde bir anda kendilerini saha dışında bulabilirler; sözlerine itibar edecek muhataplar kalmayabilir. Demokrasi terbiye edicidir, öğreticidir, ama bütün bunların gerçekleşmesi sabır ve zaman ister, zamanla bu kesimde yer alanlar da gerekli dersleri çıkarırlar; istemeksizin de olsa demokrasiyi hazmetmekten başka çarelerinin olmadığını kabul etmek zorunda kalırlar.