Başarı kendiliğinden olmaz veya yükselme, rüzgârın savruluşuyla olacak bir iş değildir. Alın teri ister, gece gündüz çalışmayı ister, emek ister. Başarılı olduğunuz zaman orada kalmayı istiyorsanız bu şekilde yükselmelisiniz. Gerekirse tırnaklarınızla kazarak buraları hak etmelisiniz. Bileğinizin hakkıyla geldiğiniz de hiçbir kişi sizi buralardan alıp aşağı atamaz; çünkü temeliniz sağlamdır. Böyle olunca da hiçbir fırtına size zarar vermez.
Son zamanlarda çıkan bir moda var: Karalama, iftira atma, her şeyin sebebini bazılarına yamama. Böyle yapılarak yenemediği, alt edemediği, bileğini bükemediği rakibini karalayarak kendilerine kredi kazandırdıklarını sanıyorlar. Dürüstlükten, insanlıktan uzak olan bu çirkin davranışlar kredi kazandırmaz. İletişim çağında olduğumuz için doğrular ve yalanlar gün gibi ortada geziyor. Artık yalancının mumu yatsıya kadar yanmıyor, ikindi ezanında sönüyor.
Günümüzde iftira ve çamur atanın yanına kâr kalmıyor. Hatta çamur atan bu attığı çamurların içinde kendisi boğuluyor; ama yine de akıllanmıyor. İftirayı atan kişi suçladığı kişinin bu ithamları hak etmediği anlaşılınca kendisi zarar görüyor. Attığı çamur kendi üstüne bulaşıyor. Zamanı gelince de kaybeden yine kendisi oluyor. Akıllanıyor mu? Hayır. Yeni sayfa açılınca aynı terane devam ediyor. Ne zamana kadar mı? Bunun cevabı da aşağıdaki öyküde saklıdır. Siz öyküyü okuyup gerekeni anlarsınız.
Eski krallardan biri, sevdiklerinden birini kendine vezir olarak atar. Bu durumu kabullenmek istemeyenlerden biri, sırf kıskançlıktan adamın hakkında korkunç bir iftira atar.
Krala gelerek:
-Vezir, ağzınızın çok çirkin olduğunu iddia ediyor, hatta bana, bir daha yanınıza girdiğinde elinde bir mendil ile gireceğini ve o mendil ile ağzınızdaki kokuyu kendisinden uzak tutacağını, sizin yüzünüze bakmaya bile tahammülü olmadığını söylüyor, demiş.
Kral buna fena halde öfkelenir. Kıskanç adam, öte yandan vezire gider, onu evine davet ederek, içinde bol soğan ve sarımsak bulunan bir yemek yedirir. Sonra da ; ”Kral seni huzuruna çağırıyor.” deyip veziri kralın yanına yollar.
Vezir kralın huzuruna girince, kralın rahatsız olmasını istemediği için mendili ile sarımsak kokan ağzını kapatır. Kral, vezirin bu tutumundan, adamın doğru söylediğine kanaat getirir ve eline vezirin ölüm fermanını taşıyan bir mektup vererek: “Haydi bu mektubu falan yerdeki valiye götür.” diye emreder. Vezir, “Peki!” diyerek kralın verdiği mektubu alıp kapıdan dışarı çıkar.
İftiracı adam veziri elinde bir mektupla görünce sorar:
-Kral sana ne dedi?
-Hiç, sadece bu mektubu falan valiye götürmemi emretti.
İftirayı atan kişi, kralın veziri çok sevdiğini bildiği için mektupta bir ödül olduğunu tahmin ederek vezire; “Sen zahmet etme, ver onu bana, ben götürürüm!” demiş. İçinde ölüm fermanı bulunan mektubu alıp doğru valiye gitmiş.
Vali mektubu açıp, okur ve derhal adamın başını vurdurur.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra, kral, vezirin sağ salim dolaşmakta olduğunu görür. Ölüm fermanını kendi elleriyle verdiğini bildiği için hayretle sorar:
-Mektubumu sen falan valiye götürüp vermedin mi?
-Hayır, onu falan adam alıp götürdü.
-Sen benim için ağzı kokuyor dedin mi?
-O nasıl söz! Ben bunu nasıl söylerim?
-Pekâlâ, neden huzuruma girdiğin zaman mendil ile ağzını kapattın?
-O adam bana, içinde bol soğan ve sarımsak olan bir yemek yedirmişti, ağzım dayanılmaz bir şekilde kokuyordu. Sırf sizi rahatsız etmemek için mendilimle ağzımı kapattım.
Kral bunu duyunca gerçeği öğrenmiş oldu ve vezire karşı eskisinden daha çok sevgi beslemeye başladı.
Şunu unutmayın ki; iftira attığınızda, beddua ettiğinizde o kişi bunları hak etmiyorsa bunlar bir bumerang gibi dönüp gelir ve sizi vurur.
Ali SAÇAK