Yetmişli yılların sonuna doğru…
Köyden Kırıkkale’ye geldim, biletimi aldım ve Ankara’ya gitmek için bir çay ocağında bekliyorum.
Önümdeki sehpada bulunan gazeteyi aldım, mahalli gazetesiydi Kırıkkale’nin: Krırkkale Gazetesi.
Gazeteyi inceledikten sonra adresini alıp o zaman köşe yazdığım Hergün Gazetesine her yazdığım yazıdan Kırıkkale Gazetesine de gönderdim.
Okul tatili dönüşümde gazetesinin bürosunu buldum.
Küçük bir büro, gayet özenle yerleştirilmiş masa, dolap vs. ve masada oturan yaşlı bir Osmanlı beyefendisi…
Kendimi tanıttım, ayağa kalkıp tokalaştı, karşılıklı oturduk, çayımızı içtikten sonra sohbet koyulaştı.
İlim, örf, kültür, iman ve diğer unsurların sentezleştiği irfan noktasını yakalamış, Anadolu irfanının ruhunda derinleştiğini müşahede ediyordum.
Davamı bu yaşlı adamın şuurunda okur gibiydim.
Sık sık uğrayıp sohbet ederdim ve resmiyeti atmış, içimden geldiği gibi konuşur hale gelmiştim.
Sordum kendine “emmi, benim yazılarda sertlik olduğunu söyleyenler var, ama sen ikaz bile etmedin, sence sertlik yok mu?”
O ince dudaklarından yayılan bir beyefendi tebessümle “inanan adam, ehl-i ikrar olan adam, mukaddesatına saldıranı görünce elbette sesini yükseltir, hatta öfkesi kabarır zapt edemez. Bu bizim özelliğimizdir. Sen anasını isteyen birine ‘al anamı senin olsun’ diyeni gördün mü? Kudurur adam, öldürür, ölür. İşte biz de böyleyiz” dedi
Ve kendimde Anadolu tavrı da dediğim bir tavır, bir duruş, bir üslup geliştirmeye çalıştım.
Bir hadiseye bakarken karşımda Selim emmi ve Anadolu iman ve irfanının vereceği sesler aklıma gelir…
Nal mıh aklımdan gider ve onların söyleyebileceği sözleri aynen aktarmaya çalışırım…
Selim emmi iyi bir gazeteciliğin ötesinde ilkeli bir dava adamıdır.
Millet Partisi’ni kurucularına kadar pek çoğu terk ederek moda ve kitle partilerine payandalığa soyunurken, o zerre kadar sadakatini örselememiş, inandığı duruşundan özre düşmemiştir.
Ben en fazla bu yönünü takdir ederdim.
Makalelerinde şehrin belediye başkanının himmetine lütfuna, siyasetçi,lerin himmetine sığınmayan bir dik, dimdik duruşu vardır.
Yeri gelir, başkanın maaşını, yeri gelir belediyenin eksik hizmetlerini, hatta patlak lastikle garaja kadar birkaç km. giden şöforün vebaline kadar, yazan, soran, sorgulayan bir gazetecilik anlayışına sahiptir..
Selim emmi dalkavukları sevmez, onları girdiği kabın şeklini alan sıvıya benzetir ve “dalkavuk, şahsi hal ve istikbalini teminat altına alabilmek için siyaha beyaz, beyaza siyah, sağlama sakat, eğriye doğru… diyebilmek için tıynet ve çürük yapıda olduğundan insanlar için kutsal olan namus, iffet, ahlak gibi mefhum ve meziyetlere ömründe yer vermez” diye tavsif eder.
Şehrin örnek insanlarından, örnek çalışmalarından da bahseder ama onlara da yalakalık seviyesinde bir methiyeden uzak durur.
Bu günkü gazetelerin ve gazetecilerin Selim emmiyi iyi anlamaları gerekir.
Selim emmiye göre tenkit olmadan terakki (gelişme) olmazdı.
Toplumun geri kalmasının sebebi de şehir insanının verilene ‘yeter’ cemiyetin ileri gelen okumuş yazmış insanlarının dalkavuklaşarak devletin her işine ‘çok güzel bravo’ diye alkış tutmasıdır.
Aklı eren insan her zaman güzeli, daha iyisini yaptırmak ister, alkış ise sıradan insanların işidir.
Bu vesile ile Selim Emmimizi rahmetle yad eder, Allah’tan taksiratının affını dilerim…