Yıllardır süre gelen bir uygulamadır eleştiri. Sanat dallarından başlayarak bütün hayatımıza girmiş durumdadır. Sözleriniz, davranışlarınız, hareketleriniz, yaşama biçiminiz tamamıyla eleştiri yağmuru altında ıslanmaya mahkûm edilmiştir. Eleştiriyi gerektiği şekilde yapıp da tadında bırakanlar çoğunlukta olmasına rağmen kantarın topuzunu fazla kaçıranlar da yok değildir.
Acımasız eleştiri onur kırıcı ve yaralayıcı olmaktadır. Eleştirinin dozunu arttırdığınızda sinirler gerilebilir. Tatsız olaylar yaşanabilir. Eleştirideki amacımız yapıcı olmalıdır. Eleştiriyi, eleştirdiğimiz kişilere karşı bir cephe alarak değil, onların düşüncelerine saygı duyarak yapmalıyız. Her insanın kendi inandığı doğrular çerçevesinde yaşadığını ve bir eser meydana getirdiğini kabullenmeliyiz. Eğer ki herkes aynı şeyleri beğenip aynı şeyleri düşünseydi mantıksız bir dünyada yaşıyor olurduk. Unutmayınız ki, zıtlıklar olmasaydı güzellikler fark edilemezdi.
Ülkemizde ve dünyada yapılan acımasızca eleştirenlere karşılık olarak sizinle bir öykü paylaşmak istiyorum.
Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış. Herkes bu ressamın eserlerini kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş ve onu "Renklerin Ustası" derlermiş. Onun yetiştirdiği talebelerden en iyisi artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak kendisine getirmiş. Kendisinden yaptığı bu resmi değerlendirmesini istemiş. Kendisi bu talebesine;
“Sen artık ressam sayılırsın, bundan sonra senin eserlerini ben değil de halk değerlendirecek.”
diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş.
Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Usta ressamın talebesi denileni yapmış. Birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor. Çok üzülmüş tabii ki. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvara dönmüştü sanki.
Resmi alıp götürmüş kendisine bu aklı veren ustasına. Ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş. Ustası, kesinlikle üzülmemesini ve resim yapmaya devam etmesini özellikle de bu resmi tekrar yapıp getirmesini söylemiş. Talebe hiç itiraz etmeden aynı resimden bir tane daha yapmış. Yaptığı resmi alıp ustasına götürmüş. Ustası bu resmi de şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş. Bu kez resmin yanına kırmızı kalem değil de bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya ile birkaç fırça bırakmasını istemiş. Ayrıca insanlardan resim üzerinde beğenmedikleri yerleri bu fırça ve boyalarla düzeltmelerini istediği bir not yazmasını söylemiş. Talebe ustasının söylediklerini hiç itiraz etmeden aynen uygulamış.
Birkaç gün sonra gittiği meydanda resmine hiç dokunulmadığını, resmin üzerinde bir fırça izinin bile bulunmadığını görmüş. Çok sevinmiş ve koşarak ustasının yanına gitmiş. Bıraktığı resmine hiç dokunulmadığını ve resim üzerinde herhangi bir düzeltme yapılmadığını sevinçli bir şekilde anlatmış. Ustası ona şu müthiş cevabı vermiş;
“Sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladılar. Oysa ikinci konumda onlardan yaptığın hataları düzeltmelerini istedin. Onlardan bu kez de yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitimli olmayı gerektirir. Böylece de hiç kimse bilmediği bir konuyla ilgili hatayı düzeltmeye kalkmadı. Konu hakkında bir şeyler bilenler de düzeltmeye cesaret edemediler. Bir meslekte usta olmak yeterli değildir. Usta olmanın yanı sıra bilge de olmalısın. Emeğinin karşılığını ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Onlar tarafından takdir edilemezsin. Onlara göre senin emeğinin ve eserinin hiçbir değeri yoktur. Meslek hayatın boyunca emeğini ve eserlerini asla kıymet bilmeyenlere sunma ve onlarla tartışmaya girme.”
Ali SAÇAK