Anlatacağım öykü günümüzden çok önceki bir tarihte yaşanmıştır. Öyküde anlatılanları, günümüze uyarladığınızda belki size saçma gelebilir. O zamanki duygularla şimdiki hırsları karşılaştırırsanız siz de doğruyu bulacaksınız. Günümüzde gözümüzü bürüyen hırs, doğru karar vermemizi ve gerçekleri görmemizi engellemektedir. Bu öykünün sonunda kendimizi bir kez de olsa karşımızdakinin yerine koymayı ve onun gibi düşünmeyi deneyelim. Şunu unutmayalım; ruhun gıdası maddi varlıklar değil manevi duygulardır.
Önce anneleri, sonra da babaları vefat eden iki erkek kardeşin öyküsüdür bu.
Birisi evli ve iki çocuk sahibi, diğeri de bekâr olan iki erkek kardeş varmış. Babalarından kalan tarlaya buğday ekmişler. Allah’ın rahmeti ile ürün çok bol olmuş. Kardeşler tarladan alınan buğdayı adaletli bir şekilde ikiye bölmüşler. Her ikisi de payına düşen buğdayı kendi ambarına kaldırmış. Kendi ambarı derken evleri ve ambarları aynı avlu içindeymiş zaten.
Sıcak yaz günleri geçmiş sonbaharla birlikte havalar serinlemeye başlamış. Her iki kardeş aynı avlu içinde oldukları için her konuda birlikte hareket ederler, birbirlerine danışırlarmış. Büyük olan küçüğe, küçük olan da büyüğe saygılı ve hürmetli davranırmış. Gündüzleri birlikte çalışır, birlikte yiyip içerlermiş. Gece olunca da herkes kendi evine geçermiş.
Büyük olan kardeş, her gece kendi ambarından aldığı bir çuval buğdayı küçük kardeşinin ambarına boşaltırmış. “ Annemin ve babamın sağlığında onların yardımıyla ben bir yuva kurdum. Allah bana hayırlı bir eş ve sağlıklı evlatlar verdi. Benim evlilik diye bir gailem yok. Kardeşim daha evlenip ev kuracak, onun birçok masrafı olacak. Onun bu buğdaylara daha çok ihtiyacı var. Eşit olarak bölmeyip de çoğunu ona versem, kabul etmez. Ben de bu şekilde ona buğdayın fazlasını vermiş olurum.” diyormuş. Yalnız hayret ettiği bir şey varmış. Her gece ambarından buğday alıp da kardeşinin ambarına boşalttığı halde kendi buğdayı bir türlü eksilmiyormuş. Bu olaya akıl erdiremese de Allahü Teâlâ’nın, kendi buğdayını bereketlendirdiğini düşünürmüş.
Diğer tarafta küçük kardeş evde tek başınayken; “ Ben henüz bekârım. Geçimini düşüneceğim ne bir eşim ne de bir çocuğum var. Ağabeyim evli ve bir eşi ile iki çocuğu var. Eşinin ve çocuklarının mutlaka ihtiyaçları ve istekleri oluyordur. Buğdayları eşit olarak paylaşıyoruz. Ben bir kişiyim, onlar ise dört kişi; onların daha fazla buğdaya ihtiyacı vardır. Ağabeyime buğdayın fazlasını sen al desem kabul etmez. Ben de her gece bir çuval buğdayı benim ambarımdan alıp ağabeyimin ambarına boşaltayım.” diye karar vermiş. Ağabeyinin yaptığı gibi her gece ambarından aldığı bir çuval buğdayı ağabeyinin ambarına boşaltırmış. Yalnız ne kadar çok buğday alıp da ağabeyinin ambarına götürüp boşaltmasına rağmen kendi buğdayında bir eksilme olmamasına hayret edermiş. Allahü Teâlâ’nın bereketi üzere olduğunu düşünürmüş.
Büyük kardeş küçük kardeşin ambarına, küçük kardeş ağabeyinin ambarına aylarca her gece hiç bıkmadan buğday taşımışlar. Kendi ambarlarındaki buğdayın eksilmemesine hayret ederek taşımışlar buğdayı.
Bir gece, dolunayın bir ampul gibi avluyu aydınlattığı bir gece, yolun ortasında karşılaşmışlar. Ağabey kardeşinin sırtındaki çuvala, küçük kardeş de ağabeyinin sırtındaki çuvala bakakalmışlar. Kendi ambarlarındaki buğdayın niye bitmediğini anlamışlar. Birbirlerini bu derece sevdikleri ve düşündükleri için Allah’a şükretmişler. Sırtlarındaki çuvalları bırakıp doyasıya sarılıp ağlamışlar.
Allahü Teâlâ böyle bir muhabbeti, sevgiyi, hoşgörüyü herkese nasip etsin.
Ali SAÇAK