Geçenlerde bir Yahudi Türkiye özlemini anlatmış.
Bunu yazıya dökmüş ve bir sitede yayınlanmış.
Çocukluğunun geçtiği İstanbul’daki Ramazan günlerine özlemini yazmış.
Güzel, özlem dolu, her şeyden öte samimi ve etkileyici bir yazı.
Bu yazıya bir sürü yorum düşmüş.
Belli ki adam yaşlı…
Adama küfreden mi ararsın, “iyi ki kovuldunuz” diyen mi ararsın, “çok güzel yazmışsınız”, “Bir samimiyet örneği sergilemişsiniz, “Biz de sizin gibi özlüyoruz” diyen mi ararsın.
Ama en güzel yorumu, Fatma Gürman isimli eski bir İstanbul hanımefendisi yapmış.
Güzel bir yorum olmuş…
Her şeyden öte bir soruna parmak basmış.
Eski İstanbul’da, aslında Türkiye’nin her yerinde Ermenisi, Rum’u,Türk’ü, Yahudisinin nasıl bir arada yaşadığını ve Ramazan’da bile nasıl bir şeyleri paylaştığını anlatan yazıya yorum yapıyor kadıncağız.
Tabii özlemle, hasretle…
Bir anda ne oluyorsa herkesin tarumar olduğundan bahsediyor.
O kadar samimiyet nedeniyle bunun için önlem bile alma ihtiyşacı hissetmemiş olmalarından söz ediyor.
Öyle bir yazı işte, okuyunca anlarsanız.
Siz de okuyun diye aktarıyorum…
Doğma büyüme üç göbek İstanbullu olan biri olarak ben bu anlatılanları birebir yaşadım.
Benim gözümden okurken akan yaşlar o kaybolan İstanbul adabına ve hayatınadır...
Sürdürmeyi, beceremedik...
Biteceği aklımızın ucundan bile geçmezdi.
Hiçbir savunma mekanizması oluşturmamıştık bu yüzden.
Bütün dünyayı ve Türkiye’yi kendimiz gibi yaşıyor sanırdık...
Meğer ne çok yanılmışız...
Hazırlıksız yakalandık…
Okadar kısa bir sürede tar-u mar oldu ki donduk kaldık.
Bunu bilmeyenle yaşamamış olanla paylaşmak o kadar zor ki.
Aynı hayat biçimini gündelik adabı Rum ve Ermeni komşularımızla da paylaşırdık.
Bir millet olmak böyle bir şeydi bizler için.
Bir kültürü paylaşmak...
Düşünceler, işaretler, çağrışımlar, davranışlar, alış-veriş biçimi olarak anlaşılan bir kültür paylaşımı.
İki insan birbirlerini aynı milletin üyesi olarak kabul ediyorlarsa ancak o iki insan aynı millete aittirler.
Yani insan milleti yapar, millet insanı değil...
Sanırım en büyük kayıp bu anlayışımızın kaybıdır.
Rafael efendi de İstanbul'dan uzak ben de...
İkimiz de o İstanbul'un özlemini ölene dek içimizde taşıyacağız...
Geri dönüş olmadığını biliyoruz.
Biz yarınını dünde bırakmak zorunda kalmış talihsizlerdeniz diyelim...
Ama öbür taraftan da bu eski İstanbul tecrübesi bize ömür boyu sürecek olan kürtçülere veya diğer etnikçilere, dincilere, kincilere karşı direnme gücü veriyor.
Faşizme karşı bağışıklık sağlıyor.
Bu da bardağın dolu tarafı.