Çoğuna basit bir olay gibi gelebilir,
“Ne var bunda tamamen insancıl bir yaklaşım” diyebilir…
Halbuki kazın ayağı hiç de öyle değil.
Birileri çağdaş medeniyet seviyesine eriştik,
Yönümüz batı,
Kalkınmış ülkeleri yakaladık hatta onlara nal toplatıyoruz dese de en az yüz yıl geriye gittiğimizin en büyük kanıtı başlı başına bu bence.
Doğu Anadolu Ermenilere,
Karadeniz Rumlara,
Ege, büyük Helen hayali ile yanıp tutuşan Yunanlılara,
Güneydoğu Anadolu, Kerkük, Musul İngiliz Fransız güçleri kontrolünde Arap ve Kürt aşiretlerine verilmişti SERV anlaşması ile.
Amaç,
Payitaht’a dokunulmasın,
Rus, Yahudi, Sırp, Macar, Rum, Bulgar analardan olma Osman oğulları geçmişten geleceğe rahat ve huzurlu yaşamlarına devam edebilsin.
Bu uğurda,
Ulusal kurtuluş savaşı başlatmış öz Türklerin üzerine şeyhülislam fetvası ile yabancı destekli haramileri bile göndermekten çekinmemişler,
Oluk oluk kardeş kanı dökülmesine neden olmuşlardı.
Her şeye rağmen,
Vatan sevgisi ve özgürlük ateşi ile yananlar mutlu sona ulaşmış, ülkeyi düşman postallarından temizlemiş, İstanbul kapılarına dayanmıştı.
O sabah,
Yükte hafif,
Ederi yüksek ne varsa yıllardır emperyalistler tarafından sömürülmesinde ortaklık yaptıkları toprakları, ezdikleri, öldürdükleri, yetim ettikleri çocukları, arkalarında bırakarak bindiler İngiliz gemisine.
Bir gün dönme hayali ile yaşadılar yaşadılar…
Köprünün altından çok sular akmış, artık onlarında bir umudu kalmamıştı payitahta dönüş yapmaları için. Atalarımızın topraklarını görelim yeter diyorlardı.
Af çıktı… gelebilir gezebilirlerdi yanık, harap bıraktıkları ülkenin şimdiki halini.
Bir önceki şehzadeye kadar sessizce yaşadılar, sessizce öldülerdi. Birkaç yıl önce en yaşlı Osmanlı şehzadesi öldüğünde sanki birileri düğmeye basmışçasına tüm Eyüp ve Çarşamba semti tekbir sesleri arasında cami avlusuna aktı.
Hatta cümbeli Ahmet efendi! bile o hengamenin içerisinde ezilme tehlikesi geçirmişti..
Cenaze sahipleri şaşkın,
Türkiye şaşkındı.
Yine en yaşlı Osmanlı şehzadesi öldü, (şimdilik gençlerine bir şey olmuyor!)
Bu sefer başbakan dahil kabinenin yarısı ordaydı.
Hem de tabutun altına girip omuzlayacak kadar yakındılar.
Taziyeleri kabul eden saray mahdumlarına bakıyorum,
Fizikken Anadolu’nun herhangi bir yerinde yaşayan insanlara benzemedikleri gibi, hiç biriside doğru düzgün Türkçe konuşamıyor anlamıyorlardı.
Bir tarafta vatan uğruna kanı akanlar sessizce toprağa verilirken, diğer tarafta vatanı satanların torun cenazesinde başbakanlar, bakanlar saf tutma yarışına giriyor, sonrasında, demokrasimizin, hukukumuzun, insan haklarımızın ne sağlam temeller üstüne kurulu olduğunu haykırıyorlar miting alanlarında.
Ve
Benim insanımda yüz yıl öncesinde kamış bu görüntüleri ayn-i ile yaşamasına rağmen hala kalkınmışlıktan, demokrasiden, insan haklarından, çağdaş müreffeh medeniyetler seviyesini yakalamışlıktan dem vuranları dinliyor ve inanıyor…
Geri geri gitmişliğimizin göstergesi bu değilse; nedir?