Uzun zamandan beri görüşmediğim İsmail Kısabacak ile karşılaştım. Sormayın gitsin. Hemen kendisini tavşan kanı gibi çay hizmeti sunan “Kübra Çay Ocağına” davet ettim.Uzun uzun oradan buradan sohbet ettik.Hasret giderdik.Biliyorsunuz Kısabacak ilimizin yetiştirdiği nadide insanlardan biridir.Bu tip insanlar toplumsal hayat içinde yüz yılda bir dünyaya gelir.Allah geçinden versin aramızdan ayrıldıktan sonrada O’nun fikirlerinin takipçisi olacak insanlar mutlaka çıkacaktır. Beni boş verin .Ben bu tip şeylere pek değer vermem. Benim için babamın bile belli bir yere kadar değeri vardır. Yakın bir zamanda Kısabacak’cı düşünce derneğinin kurulabileceğini şimdiden hayal etmeye başladım bile. Bu görüşüme katılmayabilirsiniz. Olsun varsın.Kavurgalılar bir araya gelip dernek kurabiliyorlarsa bunun da olabileceğini varsayıyorum.
Kısabacak bir misalle başladı söze:
“Aziz kardeşim, bilirsin benim hayatımın bir kısmı köyde geçmiştir. Milletimizin efendisi sayılan köylümüzün dilinde yaygın olarak bulunan bazı darbı meseller vardır. Ekonomik refahını artırayım düşüncesiyle köylümüz evin yakınına ahır kurar. Orada evcil hayvanlar besler. Onların davranışlarına bakarak anlamlı düşünce kalıpları oluşturur.Bir gün evin kedisi kuyruğunu kaldırarak sahibinin ayağına sürtünerek geçer.Onu gören keçi yavrusu oğlak “ Kuyruğunu kaldırmadan yürü arkan görüyor “der. Kedimiz ne de olsa insanlarla daha haşır neşir olduğundan hazır cevaptır.” Sen bana akıl vereceğine kendine bak.” Der.
“Toplumsal Yaşantıda da bazı insanların durumu bu acemi, tıfıl bozkır çebicinin durumuna benziyor.Oğlak kuyruğunun her zaman kalkık olduğunun farkında değildir.Ama konuşur işte! Onursal bir jakoben, karşı fikirde bulunan meslektaşına “keçi” diyebiliyor.Kendisinin yaptığı keçinin yaptığından faklı değil aslında.”
Keçiler en taze fidanı yerler. Bunu hiçbir zaman unutma. Gözleri yeni filizlenmiş yeşil ve taze dallara bakar .Takip eder ve sonuç alır. Bozkır çebiçlerine fazla kızma, asıl kızacağın şey kart tekeler olmalı.Onlar ön ayaklarını ağacın gövdesine dayayarak daha yükseklere uzanırlar. Bir bakarsın ağacın tam tepesine kadar bütün yeşil yapraklarını ve yeni sürgün veren filizleri yemiştir. Kurtuluş ancak kurban zamanı gelir. Köylümüz kart tekeleri kurbanlık eder. Etini ishal olmadan bitirebilirse sezon başarılı geçmiş demektir.”
Jakobenlerin tebarüz etmiş (Belirginleşmiş) vasıflarını geçenlerde Emre Aköz makalesinde sıralamıştı.Ben bunlara halka güvenmeyen,ona tepeden bakan ,halkı bir sürü gibi gören ,kendini yönetmekten aciz,mutlaka bir yöneticiye ihtiyaç duyan , bu yönetici tipinin de jakoben yönetici tipi olduğuna inanan, gökten zembille inmiş kişilerdir. Tek partici, totaliter ve otoriter bir yönetim anlayışı ile halkı eğiterek adam etmeye çalışan, baskıcı bir anlayışın temsilcisidirler.
Yumuşak yüz ifadesi ile burnunu yukarı kaldıran, dudaklarını ileri doğru uzatarak konuşan ,etrafa gülücükler dağıtarak yanaklarındaki buselerin çukurluğunu belli etmeye çalışan, aslında ilkokul mezunu olduğu halde aldığı total iki yıllık çağdaş eğitimle kendini aydın sanan manken Aysun Kayacı ne demişti; “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir olur mu?” Olmamalı tabii ki. Sen sütün gibi bacakların açınca , balkonlarını sarkıtınca sanat yapıyorsun, dağdaki çoban açmaktan hicap duyuyor. Kızdırıp açtırınca da vitrine bakacağına depodaki kıllara bayılıyorsun . Ne yapsın sana Kısabacak?
Onursal jakoben ise ne demiş. Mealen: “Bu değişiklik paketini halka sunamazsınız.Bu anayasaya aykırıdır.Bunu Anayasa Mahkemesi iptal etmelidir.”
Anayasayı ancak darbeci jakobenler yapabilir. Onlar istediği zaman değiştirir ,beğenmezlerse darbe yapar yeniden anayasa yapabilirler. Ama halkımız yapamaz .Çünkü halk cahildir. Bırakırsan ya zurnacıya kaçar y a davulcuya.
Bu jakobenlere nasıl laf anlatacağız bilemiyorum.Sizce bir yolu varsa bana da söyleyin lütfen!