Babaannem, 18 Mart Perşembe günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cuma günü de Cuma Namazı’ndan sonra Kurşunkaya Köyü’ne defnettik.
Eski adı Arap Köyü olan Keskin’e bağlı Kurşunkaya Köyü benim çocukluğumun geçtiği en güzel yerlerden birisiydi. Temiz havasıyla beni her zaman huzura kavuşturmuştur. Çocukluğun verdiği enerji ile bir dakika durmadan koştururduk. Bazen büyüklerimizden azar işittiğimiz de olurdu. O zamanlar biz de içimizden büyüklere kızardık: “Her işimize karışıyorlar” diye söylenirdik; ama şimdi düşündüğüm zaman onlara hak verdiğim olaylar da yok değil.
Köyde sığındığım kişilerden birisi babaannemdi. Her zaman gülen yüzü ve tatlı dili beni kendisine çekmiştir. Yeşil gözleri bir çocuğun gözleri gibi parlardı. Güldüğü zaman gözlerinin içi gülenlerdendi. Ağlarken bile bir ümit ışığı parlardı gözlerinde. Her lafının önünde ve sonunda mutlaka kurban olurdu bana. Akşama kadar öpüp koklardı beni. Her zaman kınalı olan elleri nasırlıydı; ama inadına yumuşacıktı. Başımı okşarken canım hiç acımazdı. Benim isteğim her yemeği hiç erinmeden hazırlardı. Her sabah koyunlardan sağdığı sütü ocakta kaynatırdı. Kaynayan sütü bir bardağa doldurup şeker ilave ederek bana verirdi. O sütün tadı daha bir başka olurdu. Tadı hâlâ damağımda desem, abartmış olmam. Yumurta, peynir, yoğurt, tereyağı… Ne ikram edeceğini şaşırırdı. Bahçeye inerdik, oradaki meyveler ve sebzeler de benim için bir ikramdı. Bunları yemek veya tatmak için herhangi bir sınır ve şart koymazdı.
Çok yufka yürekliydi, herkesin derdiyle dertlenirdi. Tanıdık olsun olmasın herkese yardımcı olurdu. Kapısına gelen kim olursa olsun bir ikramda bulunurdu. Kötü bir sözü olmazdı. Kırıcı ve üzücü bir davranışta bulunmazdı. Düşmanlığı ve kin gütmeyi sevmezdi. Kalbindeki bütün duyguları iyilik ve sevgi üstüneydi. Onun kalbinde herkes için bir sevgi mutlaka vardı. Onun için herkes eşitti. Herkesi Allah yaratmıştı, bu sebeple de her insan sevilmeye layıktı. Üç günlük dünyada kötü olmaya ve kötülük yapmaya hiç gerek yoktu. Gün gelince herkes bu dünyadan göçecekti madem, küs olarak göçmeye ne gerek vardı. Cennette kavuşmak varken niye cehennemde buluşacaktık ki.
Yürürken beli bükük yürürdü. Dik olarak hareket edemezdi, namazda rükûdaymış gibi yürürdü. Niye böyle yürüdüğüne hiçbir anlam veremezdim. Hep sebebini merak ederdim de kendisine soramazdım. Sonradan öğrendim ki, gençliğinde meydana gelen bir kaza sonucunda bel kemiği zarar görmüştü. Çok üzülmüştüm babaanneme. Onun o şekilde rahat hareket edemediğini, çok acı çektiğini biliyordum; ama bir şey yapamıyordum.
Babaannemin özellikle adını çok severdim. İsmi dilime ve kulağıma çok hoş bir iz bırakırdı: Neferiye. Neferiyenin anlamını sözlüklerden ve ansiklopedilerden öğrenmiştim. Neferiye, asmalarda unutulmuş ya da bağbozumu sırasında koparılmaya değer bulunmamış tek tük küçük üzümlere verilen isimmiş, aynı zamanda asker üzümü de deniyormuş. Koparılmaya değer bulunmayacak bir üzüm değil, bilakis ballanmış bir üzümdü babaannem. Gördükçe göresin, baktıkça bakasın gelirdi. Onun varlığı her zaman şifa olmuştur bana ve diğer sevenlerine.
Babaannem şimdi Allah’ın rahmetine kavuştu. Gülen gözleri yine gülüyordur. Cennetin o eşsiz güzelliğini seyrediyordur kabrine açılan pencereden. Nasırlı elleri cennet güllerinin o eşsiz kokusuyla bezenmiştir. Yeşil gözleri cenneti daha da bir yeşile boyuyordur. Babaannem Kevser’in ferahlık veren şerbetinden içiyordur. Tuba dallarından kopardığı o eşsiz meyveleri şükrederek yiyordur. Bana yaptığı ikramların karşılığı olarak şimdi de huriler ona ikramda bulunuyordur. Ona okuduğumuz dualar altın bir tepside cennet kokusu eşliğinde sunuluyordur. Dualarımızı ve adımızı duyunca yine duygulanıyordur. O da bizim iyiliğimiz için Allah’a dua ediyordur.
Hem, artık beli de ağrımıyordur.