Bir müddettir tez konumla alakalı olarak bir şeyler araştırıyorum, bunla uğraşırken bazen elime enteresan yazılar, makaleler geçiyor.
Bir internet sitesinde İkinci Dünya savaşından sonra Avrupa’nın küllerinden doğmasını anlatan bir makale denk geldi. Başlangıçta zaman ayrılmaması gereken bir şey olduğunu düşündümse de sonra okumaya başladım bu makaleyi. Genel hatlarıyla Avrupa Birliği oluşumu hülasa edilmişti ve Türkiye’den de birkaç satır bahsediyordu.
Yazıyı okurken Avrupa ve Türk tarihindeki tezatları yaşadım şahsımda… Onların ne olduğunu, olabileceğini, bizim kim olduğumuzu, olabileceğimizi… Bunun ardından kendimce, derine inmeden geçtiğimiz asrın bize hediyesi AB sürecinin bize ne denli uymaz olduğunu ve bu realiteye rağmen başımızdaki ve sırtımızdaki insanların, bizi nasıl bu AB denen batağa çekmeye çalıştıklarını anlatmak istedim…
Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu 1959 yılında Kömür-Çelik Ortaklığı’na Türkiye’nin de kabulü için başvuruda bulunmuş, zaman içerisinde Avrupa’nın bu toy ortaklığı gelişmiş, büyümüş ve bugünkü Avrupa Birliği halini almış, amma velâkin biz bu altmış yıllık dönemde AB’ye girememişiz… Ardından yıllarca bu kutsi! yolun takipçileri olmuş, gümrük birliği anlaşmaları, katılım ortaklıkları ve daha bir sürü boş anlaşma… Her seferinde yüzsüzler gündüz gözüne havai fişek atıp, eğlenceler tertip ederek bu tiksinilesi AB’ye it olma ihtirasını alkışlamış, kutlamış…
Hatırlarsınız iktidar partisi de daha kuruluş aşamasındayken, yani Milli Görüş ile yollarını henüz ayırmışken büyük bir iddia ile AB ve onun kriterlerine sahip çıkıyor ve muasır medeniyet seviyesinin merdiveni olarak Batı’yı işaret ediyordu ve daha o vakitlerde iktidar partisi kendine yardakçı (tanıyınız, akil ve aydın adamlar) devşirmeye başlıyordu…
Gün oldu devran döndü iktidar partisi seçimleri kazanmış, şu anki başvekilimiz o zaman mebus dahi olmazdan Avrupa turuna çıkmış, seyrüseferinin neticesinde de bir sürü söz almıştı, ama vermişti de… Aldığı sözleri biliyorduk ama verdiklerini peyderpey, zamanla öğreniyorduk…
Nitekim 21. dönem meclisi dağılmadan mecliste bulunan beş partinin ittifakıyla idamın kaldırılması daha iktidara gelmeden bu partinin iktidarda neler yapabileceğine bir işaretti…
Daha sonra ek protokol meselesi ortaya çıktı, Rum Kesimi’ni tanıyacak mıydı Türkiye? Hayır, dedi iktidar partisinin dış ilişkilerden sorumlu bakanı, biz Rumlarla aynı masada otururuz, aynı anlaşmayı imzalarız, ama tanımayız… Ve Kıbrıs meselesi AB’yi ilgilendirmez… İmza edildi de bu anlaşma ve anlaşmanın muhataplarının 2010 yılının sonuna kadar anlaşmanın yükümlülüklerini yerine getirmesi şart. Bakalım ne olacak, biz Rum kesimine limanlarımızı açacak mıyız açmayacak mıyız? Yani Rum Kesimini, dolaylı (de facto) da olsa tanıyacak mıyız, tanımayacak mıyız? “akil ve aydın” adamlara göre sonuç ne olursa olsun iyi olacak…
Sonraları AB, Ermenistan ve Ermeni Diasporası’nın dileklerini zaman zaman dile getirdi… Ama bu demeçlere karşı “van minüt” sözünü işitmedik hiç başbakandan, dahası başbakan, maksadının tahlilini ve tespitini size bırakıyorum, biz de geçmişte şovenlik yapmışız, başka halkları kovgun kılmışız, sürgün etmişiz gibi vahim bir beyanda bulundu… “akil ve aydın” adamlar ise yine sahnedeydi ve özür diliyorlardı Ermenilerden, hatta bu “akil ve aydın” adamlardan birisi neden özür dilediğini bile bilmiyordu…
Bugünlerde ise AB ve ABD’nin istekleri doğrulusunda sayın başbakanın el attığı mesele, şahsımın Doğu ve Güneydoğu Meselesi şeklinde addettiği, “Kürt” meselesi oldu, bu noktada da yine her aşamada olduğu gibi “akil ve aydın” adamlar sahnede… Türkiye’de azınlıklar ve bu temelde ayrıştırma ve etnik savaş için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar…
Dahası sular meselesi, ruhban okulu, Fener Rum Patrikhanesi, boğazlar vs vs vs…
Yani diyorum arkası var, bu kadarla sınırlı değil hiçbir şey…
Ama iktidar partisi ve vekilleri hep şunu söylediler “Bizim içi AB’ye girmek maksadı yoktur; AB’nin kıstaslarına, demokratikleşme ve özgürleşme adına uymak maksadı vardır…”.
Başka bir ifadeyle AB bizi almazsa almasın kardeşim, biz illaki demokratik yaşayacağız, bunun için de AB’nin öngördüğü ne varsa hepsini bir ev ödevi, hatta emir telakki edip ifa edeceğiz…
Bana öyle geliyor ki, AB bizi kabul edecek ama şartlar nasıl olur bilemem. Beni düşündüren biz bu AB denen, patolojik hastalıklar membaına girmeye uğraşırken hukukumuzu, içtimai yaşamımızı, adetlerimizi, kutsi değerlerimizi, tarihimizi, inancımızı hibe-i feda edeceğiz de ne olacak?
İdam kaldırıldı da küçücük bir kızın tecavüzcüsü müebbet cezaya çarptırılıp adam mı edildi?
Rumları tanıyacağız da kadir kıymet mi bilecekler? Ermenilere sınırı açacağız da onlar “siz bizi esasen kesmemiştiniz” mi diyecekler? İçimizde azınlıklar yaratacağız da terör mü bitecek? Fener ekümenik olunca Yunanistan düşmanlığından mı cayacak? Ruhban okulu açılacak da Hıristiyanlar daha mı dindar olacak?
Ne bekliyoruz?
Biz daha demokratik olacağız da dünyaya tekrardan mı hükmedeceğiz?
Hepsi bir tarafa biz bu ölçütlere uyunca Avrupalılar tarihlerinden gelen kini silip de bize kucaklarını mı açacaklar? Bize ey Türk kardeşim sen ne kadar demokratik, ne kadar Avrupalı olmuşsun mu diyecekler?
Tabii ki hayır…
O zaman?
O zaman, biz Avrupalı değil; biz kendimiz, biz Türk olmalıyız… Batı’nın biçtiği elbise bize uymaz… Bizi itleştirmeye, boynumuza tasma vurmaya çalışıyorlar…
Ama yapamayacaklar, çünkü unuttukları bir şey var…
Aslı kurttur kurt yavrusu kurt olur…
Mustafa ULUSOY - Ahmet Yesevi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi
***
Yazınızın “Konuk Yazar” bölümünde yayınlanması için editor@haberkale.com adresine e-posta gönderebilirsiniz.