Biliyoruz ki bir zamandır Türkiye’nin dönüşü olmayan bir yola girdiğinden dem vuruluyor. İfadenin bu şekilde dile getirilmesi esasen Türkiye’nin girdiği yolun çıkmaz bir yol olmasından ziyade, insanların bu şekilde psikolojik olarak bir şeylere inandırılması daha da ötesi baskı altına alınması yatıyor. Nitekim dünya kurulalı beri mücadelelerin psikolojik tarafı kendini fark ettiriyor.
Bu cihette şu meseleleri ele almak maksadındayım.
Biz son on yılda, iktisadi ve içtimai olarak öyle ya da böyle bir kıskaca alınmak üzereyiz ve bu ihata harekâtı psikolojik bir şekilde yürütülüyor. İşin ilginç tarafı ne yaşıyorsak, aksini algılıyoruz, bize öyle görünüyor, gösteriliyor.
Sözgelimi, yedi sekiz yıl evvel yaptığımız “simit” hesabını hatırlıyor musunuz? Kurulan denklemin neticesinde ekonomi kötüydü... O zamanlar “simit” in hesabını yapıp da ekonomiye kötü diyenler, şimdilerde bu bahsi hiç açmıyorlar nedense… Söylenen ve söylenebilecek tek şeyleri var, iktisadi göstergeler iyi, iyi yoldayız…
İyi de ekonominin bir de reel tarafı yok mu? Karşılıksız çekler, ödenmemiş, protestolu senetler, insanların birbirine ve bankalara olan borcu, icraya düşmüş insanlar, maddi sebepli intiharlar, hırsızlık vakaları… Araştırın bakalım yüzde kaç artmış bu tip vakalar…
Ahlaki olarak da “muhafazakâr-demokrat” kimlikli iktidar döneminde öyle parlak bir devir yaşayamıyoruz zaten. Liselerimizde öğrenciler öğretmenleriyle, bir sürü pedagojik saçmalık adına, geyik muhabbeti yapar, öğretmenler öğrencilerine partner ayarlar vaziyete geldi. Ya da öğretmenler, öğrencilerin “hababam” sınıfları oluşturmasına, derslerde sigara içmesine korkudan engel olamazken, gençler “aşkı memnu, ıhlamurlar altında” ya da benzer nitelikte, olmayan hayatların gayr-i ahlaki bir tarzda resmedildiği dizilerin tesiri altında hayatlar hayal ederken, iktidar, radyo televizyon ve gazetelerin yayınlarına ve MEB’in durumuna bir düzenleme getirmemekte ısrar ediyor. Yazık ki bu ahlaki erozyon içerisinde bütün bu olan bitenler, öğrencilerin özgür bireyler olarak yetişmesi adına cereyan ediyor… Gençler, bağlamasından, neyinden, udundan, tanburundan, halayından, barından, bayramından, türküsünden… Hâsılı örfünden ananesinden uzakta bir yerlerde yetişiyor ve kimse buna dikkat çekmiyor…
En önemli mesele budur bence…
Ayrıca dedikodu kültürünü benimsemiş, birbirine inancı kalmamış bir toplum haline gelmemiz de cabası…
Çok okumayan bir toplum olduğumuz su götürmez bir gerçek muhakkak ama daha büyük tehlike, gitgide olaylara kayıtsız, amaçsız, günü kurtarmaya yönelik işlerden başka bir şey yapmayan bir güruh olduk maalesef…
İnsanlar ciddi manada gelir adaletsizliğinin içinde debelenip dururken, ihaleler verildi, yeni zenginler yaratıldı, evlad-ı muhtereme gemiler alındı, fabrikalar kuruldu, pırlanta dükkânları açıldı, Amerika’da İngiltere’de iş bulundu, çocuklar sağlam ve güvenli bir gelecek için Amerika’da, İngiltere’de doğdu vs vs vs…
Bütün bunlar olup biterken, dünyada büyük devletler karma ekonomik sisteme geçiş yaparken biz elimizdeki Telekom’u, Tüpraş’ı, Petkim’i ve diğerlerini liberal, kapitalist ekonomi uğruna, olmayacak fiyatlara elimizden çıkardık, sonra da bu paraların nereye gittiğini soranlara “Sokaklardaki arabaları görmüyor musunuz?” diye cevap verdik…
Kürtleri diğerlerinden dahi çok sevdiğini söyleyenler, güya Kürt kökenli vatandaşların hak savunuculuğuna soyunan, onlara refah ve demokrasi vaat edenler, sınırların mayından arınmasından sonra organik tarım için kullanılabilecek ciddi potansiyel taşıyan toprakların yabancılara bilmem kaç yıllığına kiralamak için yasa çıkarmaya yeltendiler…
İsmini “Kürt” koydukları sorunun çözümü için dağdan terörist indirenler, oradaki ağalık, derebeylik sistemini nedense yıkmayı akıllarına getirmiyor…
Dünkü kıpkırmızı çizgilerimiz bugün “transseksüel haki” bir pembelikte…
Dün Irak’ın toprak bütünlüğünden bahsederken, bugün Erbil’de konsolosluk açıyoruz…
Ermenilerden sebepsiz özür dileniyor ve soydaşların karşılığında, üç kuruş kâr getirecek de iki üç tane başlığı dahi belli olmayan komisyon kurulacak diye sınır kapısı açılıyor…
Bu hengâme içerisinde iktidarın başı arada çıkıp “van minut” tarzı artistlikler yapıyor…
Ve insanlar “muhafazakâr” kanalların, gazetelerin ağır “ergenokon”ik psikolojik baskısı altında her şeyi olduğu gibi kabulleniyor…
Bir garip gidişat…
Ama hepsinden ziyade bir şeye takıldım ben: “Biz güçlü bir ülkeyiz, bize komplolar sökmez, bizi yok edemezler…”
Bu sözler, tuhaftır, bizi yönetenler tarafından sarf ediliyor…
Dikkatimizi bu psikolojik harbe celp etmek istedim sadece… Evet, güçlüyüz, zalim dünyayı bu kuşatılmış halimize rağmen korkutabilecek kadar güçlüyüz ve tarihi zenginliğe sahibiz, ama cömertsin derler maldan ederler; yiğitsin derler candan ederler…
Uyumayalım ve uyutmayalım… Eğer biz bu sözlerle gaflete düşersek, korkarım ki medeniyetler mezarlığı olan bu topraklar aziz Türk milletini de sadece tarih kitaplarında ve hatıratında yaşatacaktır…
Mustafa ULUSOY - Ahmet Yesevi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi
***
Yazınızın “Konuk Yazar” bölümünde yayınlanması için editor@haberkale.com adresine e-posta gönderebilirsiniz.