Epeyce bir süredir gündemde olan ve yazmaya bir türlü fırsat bulamadığım Nefes filminin yorumunu Ümit Zileli öylesine güzel yorumlamış ki; Ümit Zileli’nin yazısını aynen sizlerle paylaşmak istiyorum…
Eline sağlık, Zileli…
Yüreğine sağlık Zileli…
Salonda adeta ölüm sessizliği vardı…
Film çoktan sona ermiş, perdedeki isimler ve eşlik eden müzik çoktan silinip gitmiş, ışıklar olanca parlaklığıyla çoktan yanmıştı… Ancak salonda ufacık bir hareket bile yoktu…
Sanki salondaki herkes koltuklarına çakılıp kalmıştı…
Sanki salon nefes almıyordu
Aslında hepimiz o iki buçuk saat süresince neredeyse nefes almaksızın, koltuklarımıza adeta mıhlanarak ve de gözümüzü kırpmadan seyretmiştik gerçeği!..
Gerçek orada, elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakınımızdaydı…
Yıllar yılı gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında yalnızca birkaç dakika için yüreğimizi yakan, “kanları asla yerde kalmayacak olan”, arkalarından“şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bağırdığımız, ama bir daha asla adlarını bile hatırlamadığımız, bizim için, bu yurt için toprağa düşen, son nefeslerini bu vatan için veren ve birinci sayfalara “şehit ve sayı”olarak geçen, daha hayatı bile doğru dürüst tanımamış, çoğu bir sevgilinin saçının kokusunu bile içine çekmemiş, kimi doğan çocuğunun bırakın yüzünü, fotoğrafını dahi görmemiş o gencecik fidanlar, tüm gerçekliğiyle, şakalarıyla, sevgileriyle, türküleriyle, korkularıyla ve silahlarıyla o kocaman perdedeydiler işte…
Ben “Nefes”in her anını, gözlerim yanarak ve yüreğimde çelikten bir kıskaçla izledim. Ben o filmi izlerken, biraz o yüzbaşı, biraz o er, biraz söylenen o yanık türkü, biraz sevgilisini yitirmiş asteğmendim… Kurşunlara hedef olan her Anadolu çocuğunda biraz 20 yıl önce Tunceli’de toprağa düşen er Turan Gündüz, biraz Pülübargi’de gecenin yarısı içeri su girmesin diye yağmur altında damda “loğ yapan ”Haydar Ağa, biraz Tunceli Jandarma Komando Tugayı’nın önünden kalkan onlarca bayrağa sarılı tabuttan biriydim…
“Nefes”in en çarpıcı anı, yüzbaşının binlerce metre yükseklikte, karların arasında kaybolmuş, Tanrı’nın bile unuttuğu bir sınır karakolunda söylediği şu sözlerdi:
- Biz burada kaybedersek, siz Ankara’da, İstanbul’da kaybedersiniz!..
Bir an, bu yazıyı yazarken, aynı saatlerde İmralı’daki hükümlünün emriyle dağdan inip Habur sınır kapısında davul zurna ve halaylarla teslim olan değil, “açılıma katkıda bulunan(!)” teröristleri düşündüm. Sonra da “Nefes”teki yüzbaşının sözlerini… Birden kendimi mırıldanırken yakaladım:
- Ankara’da, İstanbul’da kaybetmek, ülkeyi kaybetmek değil mi?..
“Nefes-Vatan sağ olsun” filminin senaryosu sevgili kardeşim Hakan Evrensel’in “Güneydoğu Hikâyeleri” kitabından oluştu. Yıllarca bu film için akıl almaz bir uğraş veren Hakan ve yönetmen Levent Semerci ile filme ruhlarını koyan oyuncuları gerçekten alınlarından öpmek lazım…
Yalan ve kirliliğin böylesine prim yaptığı bir dönemde gerçeği gösterdikleri için…