Geçen sefer bu ülkede muzdarip olduğum ya da olduğumuzu düşündüğüm aydın tipinin ufacık bir tahlilini yaptık. Aydın tipimiz hakkında daha fazlasını da yazabilirdik ama bu zevat-ı şahane hakkında birkaç ciltlik kitap yazmaktansa, aydınların bizi götürmek istediği “Türkiye” hakkında bir şeyler yazmanın daha faydalı olacağına kani oldum.
Aydınların Belçika, İspanya, İsviçre, İrlanda sair modellerden sık sık bahsettiklerini, halkın ekseriyetinin bu ülkelerin vaziyetinden pek de haberdar olmadığını müşahede edebiliyoruz; Bununla beraber aydınların bu memleketlerin yaşantıları ve işleyişleri hususunda hakikatleri dillendirmeme gibi kronik ve klinik bir histerilerinin olduğunu da görebiliyoruz.
Gerçek şu ki dünya üzerinde, kuruluşunda etnisiteye atıfta bulunulan devletler hiçbir zaman dışarıdan görüldüğü kadar mutlu olamadılar. Zira Ada’da İrlandalı’lar ile İngilizler’in, Belçika’da Valonlar ile Flemenkler’in, İspanya’da merkezi hükümet ile Bask ve Katolon bölgelerinin, Çekoslovakya’da Çekler ile Slovaklar’ın, Yugoslavya’da Sıplar’ın, Boşnaklar’ın, Hırvatlar’ın ve diğerlerinin, Sovyetler’de Kazaklar ile Özbekler’in, Özbekler ile Tacikler’in, Azeriler ile Kumuklar’ın vs vs vs arasındaki sorunların hasır altı etmenin bu meseleye bakışta yanlış olacağını düşünmekteyim, hatta Amerika’da İspanik meselesi de bu doğrultuda bizi ilgilendiriyor.
Bütün bu devletlerin ortak yönleri konfederasyon ya da milli devlet mefhumuna aykırı etnik ortaklıklı devletler olması.
Burada bir parantez açmak gerekiyor… Bizde milliyetçilik kavramını tenkit eden zevat-ı muhterem buyuruyorlar ki “Türk milliyetçiliği (esasen ırkçılık kastediliyor) karşı milliyetçiliği (yine kastedilen ırkçılık) körüklüyor.”
İfadenin ağızdan çıktıktan sonra büründüğü kimlik tam manasıyla serseri bir kurşun… Devleti, devletin müşahhas varlığını, bu vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne inanan herkesi ırkçılıkla itham eden bir ifade… Bir diğer hareket noktası da zihninde canlandırdığı ırkçı düşmana karşı, ırkçı, etnikçi, mikro milliyetçi, kavmiyetçi bir tarzla bertaraf etmeye çalışıyor.
Halbuki, millet kavramı, ana hatlarıyla tarihi, lisani ve dini bağları müşterek bir topluluğu ifade eder; Etnos ise anatomik, biyolojik, coğrafi, lisani ya da harsi (kültürel) bir yapının karşılığıdır; Irk ise birbirine benzer etnosların bütününü kapsar ki, etnos meselesinde din; Irk meselesinde tarih çok büyük ehemmiyet arz etmez. Dahası etnoloji ve antropoloji teferruatla uğraşarak –tıpkı aydınların yapmaya çalıştıkları gibi- ayrılıkları ortaya çıkarmaya çalışır. Hepsi bir tarafa bizim “Türk milliyetçiliği” mefkuremiz, dünyada genele kabule mazhar olmuş nasyonalizm (nationalism) anlayışından farklı, nevi şahsına münhasır bir müessesedir. Bu hususta aradaki farkın anlaşılması bakımından Ahmed Arvasi’nin Türk-İslam Ülküsü adlı kitabı salık verebilirim.
Konuyu fazlaca dağıtmadan mevzumuza dönelim… Biz öğrendiğimiz tarih tarih içinde Doğu Türklük’ünü hep bir bütün halinde algıladık, ama gün gelip de ata topraklarında yiyecek ekmek nasiplenince gördük ki kazın ayağı öyle değil… Maalesef…
Sovyetler –buna Rus emperyalizmi de diyebilirsiniz- “halkların kardeşliği” sloganıyla olabilecek herhangi bir aklıselim birlik, milliyetçilik hareketini, İlminski patentli projelerle etnolojiyi kullanarak bertaraf etmişti. Yani uygulanan etnik temelli projelerle “Ruslar’ın kardeşliği” ama diğer halkların düşmanlığı hayat bulmuştu. Demem o ki Bugün bize dikte edilenler Çarlık Rusya döneminden itibaren (bu projeleri Sovyetler dozajını artırarak uygulamışlardı) Ruslar tarafından Orta Asya laboratuarında tatbik edilmişti.
Sovyetlerin eğitim sisteminde çocuklar, daha anaokulunda okurken, etnikçilik, etnik ayılıklar vurgulanıyordu –ne acıdır ki aynı şeyi bizim son iki milli eğitim bakanımız da dillendirdi ve şu anda zihinlerindeki bu çirkin projeyi eğitim sistemine sokmaya çalışıyorlar-. Hayatı her safhasında bu etnik ayrılıklar işleniyor, bir taraftan da Rusça bilmeyenlere rahat yaşam hakkı tanınmayarak ruslaştırma faaliyetleri yürütülüyordu.
Hatta bu etnik rezalet öyle bir hal almıştı ki, dilleri ufak tefek aksan farklılıkları österen Türk soylu halklar kendilerinin bambaşka diller ile konuştuklarını zannediyordu. Sözgelimi Kumukça, Balkarca, Kazakça, Karakalpakça ve Nogayca (bu diller eğer Ruslar’ın müdahalesi olmasaydı kesinlikle bir potada eriyecekti) arasındaki farklar teknik yöntemlerle önce alfabeye sonra zihinlerle sokulmuştu ve zaman içinde parçalanmış dillerden ve toplumlardan müşterek ve güçlü bir yapının çıkmasının önüne geçilmişti. Halkların kardeşliği, etnik cennet hikayesi, bir daha bir araya gelemeyecek kadar birbirine kin besleyen (ne için kin beslediğini dahi bilmeyen), birbirine düşman yüzlerce topluluk çıkardı ortaya… Ne acıdır değil mi? Birbirinin öp öz kardeşi olan insanlar hem de…
Bütün bunlar dünyanın bir tarafında tatbik edilen etnik ayrımcılık ve ayrıştırma bugün Orta Asya’yı bir virüs gibi sarmışken, bizimkiler bu virüsü bu sağlam bünyeye zorla sokmak istiyorlar…
İşte… Açılımın bizi götüreceği Türkiye’nin oluşacak portresini siz çizin artık…
Mustafa ULUSOY - Ahmet Yesevi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi
***
Yazınızın “Konuk Yazar” bölümünde yayınlanması için editor@haberkale.com adresine e-posta gönderebilirsiniz.