Nefes darlığı ve solunum yetmezliği beni yine hastaneye mecbur etti.Üç kişilik bir odayı şimdilik Dursun Yılmaz amca ile paylaşıyorum. Kendileri (biraz irticai isim olacak ama) Selamlı Köyünden! Seksen yaşına merdiven dayayanlardan. Maşallah daha dinçler.Allah sıhhat ve uzun ömür versin daha çok güzel günler var yaşayacak. Kendisine biraz takılıyorum eskileri anlatmasını istiyorum. Çocukluk yıllarından başlayarak çektiği çileleri anlatıyor. Tek parti zamanlarını tekrar anlatsa da dinleseniz. Benim hep ilgi alanıma girmiştir. Böyle eski toprak yaşlı insanlarla karşılaştığımda hep geçmişle günümüzü kıyaslamalarını isterim. Güngörmüş mü desek yoksa fakirlik ve tek partinin beceriksiz yönetimi sebebiyle gün görmemiş desek. Bu yaşlı insanların anlatımları bazen ironi dolu da olsa hep ilgimi çekmiştir.
Kıtlık, açlık, salgın hastalıklar dermansız dertler bir yana vergi memurlarının hasat zamanı yaptıkları uygulamalar ibret verici.Harman yapıldıktan sonra vergici gelir tahmini olarak vergi verilecek miktarı yazar giderdi. Vatandaş daha sonra bazen sırtında, bazen hayvana yükleyerek ta Yahşihan’a vergi verilecek miktarı götürüp teslim etmek zorundaydı. Bazen birkaç kilo eksik gelmesi halinde bin bir dereden su getirterek eksiği tamamlatıldıktan sonra iş bitiyordu. Günlerce kuyrukta beklemek zorunda kalıyordu insanlar. Elin köyünde aç, susuz, dışarıda yatarak, bu sorumluluktan kurtulabilenler kendini şanslı sayıyorlardı. O zamanlar üzerinde deve kabartma resmi bulunan bir teneke gaz yağı alıp eve getirebilmek büyük bir işti. Öle çay ve şeker herkesin evinde bulunmazdı. Ayva yapraklarından yapılan çaydan çok defa içtiğini anlatıyor Dursun amca.
Acaba diyorum o yıllarda yaşasaydım ve şimdiki halimle birinci derecenin dördüncü kademesinden devlet memuru olarak burada özel odayı kapatabilir miydim? Şu anda üç kişilik odanın sağladığı konfor bile o kıtlık yıllarının özel odasından daha ilerde. Özel oda talebim değerlendirmeye alındı. Şimdilik boş oda yokmuş. Boşalma olduğunda özel odaya geçebilecekmişim. Bulunduğumuz katta hep nefes darlığı şikâyeti olanlar yatıyor. Yanımızdaki hasta fırsat buldukça hastane dışına kaçıyor. Sigara içerek içeri dönüyor. Doktor. En sonunda. O’nu taburcu etti. Şimdi git bakalım bir haftaya kadar arka delikten nefes alarak geri gelirsin diyerek.
Hastane ortamı bana her zaman okuma fırsatı vermiştir. Bu sefer de öyle oluyor. Epey zaman önce satın aldığım ama okuma fırsatı bulamadığım kitaplara şans veriyorum. Mevlana’ya ait olduğunu düşündüğüm bir sözü anımsayarak. “istifade edilmeyen kitaplar eşeğin sırtındaki yük gibidir.”İşte şimdi elimde Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytin Dağı” İttihat ve Terakki’nin güçlü, ismi Cemal Paşanın Suriye, Filistin ve Kanal maceralarını bir solukta okudum. Bu topraklar için bizi şöyle tanımlıyor. “Sahibi olmayan arsaya bekçilik etmek.”Bozgundan sonra Anadolu topraklarına döndüğünde “Keşke mesaimi bu topraklar için harcasaydım.”Diyor.
Eşeğin sırtında kalmasın diyerek raftan indirdiğim “Aliya” isimli kalın kitaba başlıyorum. Çağımızın vahşetine bir daha tanık oluyorum. Bu kitap Bosna savaşı yıllarını ve sonunda Müslümanlar soykırıma ve onca mezalime muhatap olmalarına rağmen ikiyüzlü batının adil olmayan barışına razı olmak zorunda kalmalarını anlatıyor. Buna rağmen Aliya İzzetbegoviç’in geleceğe dönük umutlarını bir gün gerçek olur duasıyla okudum.
Sonra Mustafa Kutlu’nun “Rüzgârlı Pazar” isimli kitabını alıyorum elime. Uzun zamandır hikâye-roman okumamıştım. Bu hikaye kitabı akıcı bir dile sahip. Bizi anlatıyor. Batılılaşma maceramızı ve şehirleşme dengesizliğini, çarpık kentleşmeyi, bu fiziki çevrede hayata tutunmaya çalışan gariban insanları anlatıyor. Son olarak İranlı düşünür Daryus Şayegan’ın” Batı Karşısında Asya “isimli kitabına başlıyorum. Asyalı toplumların batılılaşma maceralarını anlatıyor. Türk jakobenizmi ile ilgili fazla bir ayrıntı yok ama İran’ı okurken bizdeki bazı şeylerden söz ettiğini düşünüyorsunuz. Bizde toplum darbecilerden kendini kurtarabilirse batı uygarlığı ile entegrasyon sürecinde beliren bazı tıkanmaları kolay tamir etmek mümkün olacak. En belirgin gelişme Dursun amcanın anlattığı hikayede gizli. Bir teneke gaz yağını kimse görmesin diye gizlice eve getiren babasının durumunu bir düşünün. Günümüzde böyle bir şey yapan birisine gülerler. Uyan amca! Derler. Dakyanus öleli üç asır oldu. Kahraman halkımız darbecilerce ırzına geçilmiş de olsa, demokrasiye bağlılığını her ırza geçme ameliyesinden sonra da göstermiştir.
Dördüncü günden sonra Dursun amca ile özel odalara alınıyoruz. Yaşasın! Daha rahat okuyabileceğim. Karşı koğuşta kadınlar kalıyorlar. Allah’ım ne kadar gürültücü insanlar bunlar. Sanki seçme hepsi bir araya toplanmış. Avazları çıktığı kadar bağırarak konuşuyorlar. Zaman sonra birkaç kere uyarılar geliyor. Ama dinleyen yok. Sonradan anlaşıldığına göre koğuşta kalan yaşlı teyze biraz sağırmış. Lafı ona duyurmak için bağırarak konuşuyorlarmış.
Konuştukları memleket sorunları,ekonomi, açılım, öyle vatan kurtaran cinsten şeyler değil tabiî ki..Köyde Irıza dayının trakötrü,Ayşe bacının evde kalmış kızı kikirik Aliye, bir de yatık Emine. Ne olacak bu kızların hali! Türk Milletinin efendisi olan köylülerin durmadan şehere göç etmesi. Bir de yalın ayak, malı ortalıkta gezen köyün delisine gülüyorlar ya deli olacağım. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşayım diye fırsatı ganimet bilip, eşeğin sırtından indirdiğim birkaç kitabı okuyalım diye tam konsantre olmaya çalışırken, kahkahalar bütün insicamımım bozuyor. Aha buradan hastane yönetimine şikayet ediyorum. Bakalım nasıl bir önlem alacaklar. Doktorların yasaklamasına rağmen koğuşlara ucu düğümlenmiş tuz poşetleri nasıl sokuluyor? Anlamadım gitti. Gözünü sevdiğim tek parti zamanı olacaktı. Koğuşa bir cenderme dikecektin. O zaman diyet yemeğine tuz atmayı gösterecekti. Alimallah.
Çok şenlikli bir koğuş karılar koğuşu. Burada kaldığım oniki gün boyunca gürültüden bıktırdılar. Dursun amca ile biraz da Mustafa Durulmuş’u, zamanında tek partici ağa olan dedesini konuştuk. Yine de rahmetle andık eskileri. Bizi anacak birileri çıkar mı zaman sonra bilinmez? Yinede sağlık osun aziz okuyucularım.