“Kayıp Trilyon” davası şeklinde ünlenen meşhur dava, Refah Partisi’ne karşı 1997 yılında verilen Hazine Yardımının 1 Trilyon Türk Lirasına yakın kısmının “sahte belgelerle harcanmış gibi gösterildiği” iddiasıyla açılmıştı. Bu dava neticesinde Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile bu Partinin mali işlerinden sorumlu olan yöneticileri hakkında çeşitli cezalar verilmişti. O dönemde yargılanan ve Genel Başkan ile partinin mali işlerinden sorumlu olmayan yöneticilileri arasında yer alan Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Recai Kutan, Oğuzhan Asiltürk ve diğer partili yöneticileri hakkında ise, bu partinin Genel Başkanı ve mali işlerinden sorumlu yöneticisi olmadıkları için beraat kararı verilmiştir. Sayın Gül, o dönemde Refah Parti’nin Dışişlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı idi. Bu durumda Sayın Gül, esasen Siyasi Partiler Kanununa (SPK) göre cezai sorumluluk kapsamında yer almamaktadır.
Şimdi bu durumu çeşitli veçheleriyle izah etmek gerekirse:
1) SPK’nun 70. maddesine göre partilerin harcamalarını makbuz veya faturalarla belgelemeleri gerekmektedir. SPK’nun 71. maddesine göre ise, partilerin yapacakları giderler, sözleşmeler ve girişecekleri yükümlülükler; genel merkezde parti tüzelkişiliği adına, illerde il yönetim kurulu adına ve ilçelerde ilçe yönetim kurulu adına yetkili kılınan kişi veya kurulca yapılır. SPK’nun 111. ile 120. maddeleri arasında yer alan cezai hükümlere göre, partiler adına yapılan işlemlerden dolayı bütün parti yöneticileri değil, o işlemleri gerçekleştirenler sorumludurlar. Kayıp Trilyon davası, “Evrakta sahtecilik yoluyla usulsüz harcamalarla alakalı bir dava”dır. Bu dava vesilesiyle, bütün parti yöneticileri değil, sadece o partinin tüzel kişiliği adına genel başkanı ile harcamalar konusunda yetkili olan mali işlerinden sorumlu yöneticiler cezai olarak sorumludurlar. Nitekim Kayıp Trilyon davasında verilen karar da bu istikamette olmuştur. Bu durum karşısında Sayın Gül, “Refah Parti’nin Dışişlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı” olduğu, SPK’na göre sorumlu olabilesi için gerekli olan “genel başkan ya da harcamalar konusunda yetkili olan mali işlerinden sorumlu yönetici” konumunda olmadığı için hukuken cezai bir yaptırıma maruz kalması söz konusu olamaz.
2) Kayıp Trilyon Davasında verilen ve partilerin harcamalarından dolayı sadece o partinin “tüzel kişiliği adına genel başkanı ile harcamalar konusunda yetkili mali işlerinden sorumlu yöneticilerin cezai olarak sorumlu olduklarına” dair kararı Yargıtay tarafından da onanarak kesinleşmiştir. Şimdi bu hüküm karşısında Sayın Gül’ün cezai olarak sorumlu olmayacağının belli olmasına rağmen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen “kovuşturma yapılmasına yer olmadığına” ilişkin kararı kaldırılması, bu kararın salt hukuki Saiklerle verildiği konusunda derin şüphelerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu da “yargının siyasallaşması” şüphelerini depreştirmektedir. Bundan sadece Sayın Gül değil, başta Türk yargı camiası olmak üzere bütün siyasi ve hukuki sistem zarar görecektir.
3) Gelelim Cumhurbaşkanının sorumsuzluğu meselesine. Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler Anayasanın 105. maddesinde yer almaktadır. Gerek bu maddede, gerekse 83. maddede, Cumhurbaşkanının “yasama dokunulmazlığı” kapsamında olduğuna dair açık bir hüküm bulunmamaktadır. 105/3. fıkrada şu hüküm yer almaktadır:
“Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, TBMM üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır”.
Bu hüküm, Cumhurbaşkanının görevi esnasında işlemiş olduğu davranışlardan dolayı yargılanması ve cezai sorumluluğu ile alakalıdır. Görevi dışında ya da göreve gelmezden önce işlediği iddia edilen suçlardan dolayı hakkında derhal dava açılıp açılamayacağı; bu konuda milletvekilleri ile Bakanlar Kurulu üyeleri hakkından 83. maddede öngörülen “yasama dokunulmazlığı”na benzer şekilde bir dokunulmazlığın mevcut olup olmadığı konusunda açık bir hüküm mevcut değildir.
Bu konu, 1924 Anayasasında (md. 41/2) düzenlenmişti. Bu maddede, “Reisicumhurun husûsat-ı şahsîyesinden dolayı mes’uliyeti lazım geldiğinde” Anayasanın milletvekilliği dokunulmazlığı ile ilgili 17. maddesi hükümlerine göre hareket edileceği hükme bağlanarak, Cumhurbaşkanının, kişisel suçlardan dolayı, Meclis tarafından dokunulmazlığının kaldırılması halinde genel mahkemelerde yargılanacağı belirtilmiştir. 1961 ve 1982 Anayasalarında ise Cumhurbaşkanının adi suçlarından dolayı yasama dokunulmazlığından faydalanacağına dair açık bir hükme yer verilmemiştir. Bu durumda, Cumhurbaşkanının kişisel suçlardan dolayı yargılanmasının ne şekilde olacağı sorunu ortaya çıkmaktadır.
Bu durum, tartışmalara konu olmuştur. Özbudun’a gör, “Bu durumda milletvekili dokunulmazlığı hükümlerinin uygulanması gerekir. Anayasanın milletvekillerine, TBMM dışından atanan bakanlara ve Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyelerine tanıdığı dokunulmazlık imtiyazını Cumhurbaşkanından esirgemiş olduğunu düşünmek zordur”. Dönmezer ve Erman’a göre ise, konunun olayın ortaya çıktığı tarihteki anayasal teamüllere göre belirlenmesi gerekir. Her halde Cumhurbaşkanının özlük fiillerinden dolayı, genel usullere göre kovuşturmaya hemen başlamak söz konusu olmamak gerekir; aksi takdirde her isteyenin, Cumhurbaşkanı aleyhinde, mesela bir beyanından dolayı şahsi dava açmak imkânına sahip olduğunu kabul etmek gerekir ki, uygun olmaz.
Kaldı ki, Anayasada, milletvekili dokunulmazlığı sadece milletvekilleri ve dışarıdan atanan bakanlar için değil, Anayasanın Geçici 2. maddesi ile oluşturulan ve 12 Eylül Askeri Darbesini Kenan Evren ile birlikte yapan dört kuvvet komutanı tarafından oluşturul Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeleri için de öngörülmüştür. Şayet Cumhurbaşkanı için yasama dokunulmazlığının mevcut olmadığı kabul edilecek olursa, çok çarpık bir durum ortaya çıkacaktır: “1982 Anayasasının kabulünden sonra yapılacak ilk serbest seçimlerle seçilecek temsilcilerden oluşacak TBMM’nin toplanıp göreve başlamasını takip eden 6 yıl içerisinde, Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olan dört eski kuvvet komutanı, milletvekili bile olmadıkları halde milletvekili dokunulmazlığından faydalanırken, Cumhurbaşkanı bu dokunulmazlıktan yararlanamayacaktır”. Oysa o dönemde, asıl etkin görev icra eden Cumhurbaşkanlığı Konseyi değil, Cumhurbaşkanıdır. Anayasanın, Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyelerinin milletvekili dokunulmazlığından faydalandırılmasını kabul ettiğini düşünüp, cumhurbaşkanının bu dokunulmazlıktan yararlanmasını benimsemediğini söylemek Anayasal sistemin bütünlüğü içerisinde pek mantıklı ve tutarlı görülmemektedir.
Kanaatimce Cumhurbaşkanının adi suçlardan dolayı sorumluluğu yoluna gidilebilmesi için mutlaka dokunulmazlığın kaldırılması şeklinde bir Meclis kararının bulunması gerekir.
Bu öneri, Cumhurbaşkanlığı makamının saygınlığının korunması açısından da son derece önemlidir. Bu makamı oldum olası suç iddiaları ile meşgul etmek; Cumhurbaşkanını, bazen gerçekleşmesi çok zayıf ihtimal olan bir suç iddiası ile mahkeme koridorlarında dolaştırmak, o makamın saygınlığını zedeleyecektir. Kaldı ki Türkiye’de davalar çok kolay bir şekilde açılmakta, davaların neredeyse %60 civarında bir kısmı beratla sonuçlanmaktadır. Bu durum karşısında, milletvekili, bakanlar, hatta Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyelerinden çok daha ağır sorumlulukları bulunan Cumhurbaşkanı için bir dokunulmazlığın mevcut olmadığını söylemek, bu makamla bağdaşık değildir. Bu, Cumhurbaşkanının hiçbir şekilde sorumlu olmayacağı anlamına gelmemektedir; elbette o da sorumlu olacaktır. Fakat bunun yolu, Cumhurbaşkanlığı görevi sona erdikten sonra yargılamanın yapılmasıdır.
Belki kuvvetle muhtemel bir şekilde, çok anormal bir yorum değişikliği olmadığı takdirde bu yargılama akabinde beraat kararı çıkabilecektir; belki de bunu daha başka iddianameler izleyecektir; yine kuvvetle muhtemel bir şekilde bütün bunlarda da beraat kararı verilebilecektir. Ama beraat kararı tek başına çözüm değildir. Her bir dava akabinde bu makam tamiri mümkün olmayan yaralar alacaktır. Çünkü ülkemizde gerçekleştirilen yoğun, yaygın ve bazen de çok ağır eleştirilerde, ne “masumiyet karinesi” dikkate alınmakta, ne de kantarın topuzuna dikkat edilmektedir. Bu kadar yara bere içerisinde Türkiye’nin diğer iç-dış sorunlarına çözüm bulabilmesi pek mümkün değildir.
Bu durumda, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesinin vermiş olduğu bu karar, hukuki-Anayasal açıdan ciddi manada sorunlu olduğu gibi, Türkiye’de içinden çıkılması zor değişik sorunların ortaya çıkmasına da sebep olabilecektir. Bu çabadan Cumhurbaşkanının bizzat şahsı yanında, Cumhurbaşkanlığı makamı ve bütün Türkiye değer aşınımına uğrayacaktır. Türkiye’de hâkim olan “hoyratça tartışma” ve eleştiriler ve masumiyet karinesine yönelik ağır ihlaller, bu tahribatı daha da artıracaktır.
Bu çabanın, Yargıtay’dan döneceğini ve bu şekilde Türkiye’nin tekrardan diğer olağan sorunlarıyla uğraşmaya devam edeceğini ümit ediyorum. Yoksa Türkiye, “yargı mecrası dışına çıkıyor”, “yargı siyasallaşıyor”, “bizzat yargı Cumhurbaşkanlığı gibi Türkiye’nin en saygın kurumunun değer aşınmasına sebep oluyor” şeklinde tahrip gücü yüksek tartışmalarla boğuşmaktan mecalsiz düşecektir. Buna hiçbir kimse ya da kurumun hakkı yoktur.