Gerçekten de ağzı olan konuşuyor.
Bilip bilmeden ahkâm kesenler çoğalıyor.
Birkaç kişi görünce dilimiz açılıyor.
Dur, durak bilmeden konuşuyoruz.
Noktaya bir türlü ulaşamıyoruz.
Aramızda küslük varmış gibi virgülle muhatap oluyoruz.
Sözümüzü balla kesmesini bilmiyoruz.
Dilin kemiği yoktur ya.
Fırsat bu fırsat deyip tadını çıkarıyoruz.
Hazır dilin kemiği yokken iki lafın belini kırıyoruz.
Komik duruma düşmekten çekinmiyoruz.
Söylediklerimizden dolayı gün gelip de pişman olabileceğimiz aklımıza gelmiyor.
“Keşke söylemeseydim.” diyeceğimiz bir gün gelebileceğini hiç düşünmüyoruz.
“Dilim, etti beni dilim dilim.” diyenlere inat; konuşmaya devam ediyoruz.
“Dilini eşek arısı soksun.” diyenleri duymuyoruz.
Bizi uyarmak için çabalayanları hiç görmüyoruz.
Yargıya müdahale olurmuş.
Başkalarının kişilik hakları zedelenirmiş.
Karşımızdaki insan kırılırmış.
Kimin umurunda ki;
Biz her lafa maydanoz olalım da;
Kim ne düşünürse düşünsün.
Kim ne söylerse söylesin.
Hiç önemli değildir.
Kimseye söz hakkı vermeden konuşuyoruz.
Hiç kimseye ağız açtırmıyoruz.
Herkesin lafını ağzına tıkıyoruz.
Bazen ağza alınmayacak sözler söylüyoruz.
Sözümüzü esirmeden büyük laflar da ediyoruz.
Söylediğimiz sözün nereye gideceğini hesap etmiyoruz.
En önemlisi de;
Ağzımızdan çıkanı duymasın diye kulağımızı bile tıkıyoruz.
İki kulağımız var; iki dinleyelim.
Bir dilimiz var; bir konuşalım demiyoruz.
Bir konuşmak yerine (pir) konuşmayı tercih ediyoruz.
“Söz gümüşse sükût altındır.” sözünü kulak arkası ediyoruz.
Bilmiyoruz ki;
Çok konuşanların âlim olduğu,
Suskun kalanların veya az konuşanların cahil olduğu tescil edilmemiştir.
Herkes, bilgisi ne ise o ölçüde konuşmalıdır.
Kendisini ilgilendiren konularda söz söylemelidir.
Her lafı ağzında sakız gibi çiğnemek yerine susmak en iyisidir.
Susmak, herkesin beceremediği erdemli bir davranıştır.