Avrupa Parlamentosu, yakın zaman önce kabul ettiği bir Raporda, Türkiye’ye siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması yönünde çağrıda bulunmuştur. Söz konusu Raporda, Siyasî Partiler Kanununun değiştirilerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları ile Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu Kriterleri’ne uyumlu hale getirilmesi gerektiği vurgulanmış, Türkiye’de siyasî partilerin kapatılmasından endişe duyulduğunun da ayrıca altı çizilmiştir. Bu rapor üzerine Başbakan Erdoğan, hızlı trenle Eskişehir’e giderken “Anayasanın tamamını değiştirmeyeceğiz. Bireysel başvuru hakkı, ombudsmanlık, siyasî partiler ve seçimle ilgili değişiklikler yapacağız” şeklinde bir açıklama yapmıştır. Erdoğan, 16.03.2009 günü İzmir mitingi dönüşü şunları söylemiştir: “Şiddet de iyi tanımlanmalı, vicdanlara bırakılmamalı. Venedik Kriterleri esas alınmalı. Parti yerine suç işleyenler cezalandırılmalı. Suçu işleyen de gerçekten terörist olmalı, silahı alıp dağa çıkıyorsa cezalandırılmalı. Düşüncesinden dolayı siyasî yasak olamaz”. Erdoğan, Anayasa değişikliğinin CHP’siz de Meclisten geçebileceğini belirterek bu konuda ne kadar kararlı olduğunu ortaya koymuştur.
Ben kısmi Anayasa değişikliğinin, gerek siyasi partilere, gerekse diğer konulara ilişkin olsun, yeterli bir çözüm yolu olduğu kanaatinde olmadığımı tekrardan yinelemek istiyorum. Çünkü siyasi partilere ilişkin tek sorunlu kısım, Anayasanın 68. ve 69. maddeleri değildir. Asıl sorun, Anayasanın bütününe hâkim olan otoriter ruh ile başta Başlangıç Kısmı olmak üzere bütününe yayılan ve otoriter/totaliter rejimlerde ancak söz konusu olan resmi ideolojinin Anayasal koruma altına alınmış olmasıdır. Bu itibarla 68. ve 69. maddeler, sadece sorunlu alanın bir kısmını teşkil etmektedir. Bu konuya ilişkin bir diğer sorunlu noktayı da, Türk yargı organlarının Anayasa ve kanunları, AİHM kararları çerçevesinde “hak ve hürriyet”leri koruyucu yönde yorumlamaması oluşturmaktadır.
Ben bu yazıda, siyasî partilerin program ve faaliyetleri konusunda Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğince kabul edilen ve siyasî partilerin yasaklanması ve kapatılması konusunda AİHS ve AİHM’nin bakış açısını da yansıtan ve adına Venedik Komisyonu Kriterleri denilen temel ilkeler üzerinde duracağım. Venedik Komisyonu Raporu, üye ülkeler için rehberlik edecek nitelikte önemli ilkeleri içermektedir. Anayasa değişikliği paketinin bu kriterlere uydurulması, Türkiye’nin AB üyeliği açısından da son derece önem arz etmektedir.
Venedik Komisyonunun benimsediği bu ilkeleri özet olarak şu şekilde sıralayabiliriz:
* Her Devlet, bireylerin siyasî partileri serbestçe kurma ve bunlara serbestçe üye olma hakkını tanıyıp güvence altına almak zorundadır.
* Bu hak, kamu otoritelerinin müdahalesi dışında ve sınır kaygısı duymaksızın siyasî kanaatlere ulaşma, öğrenme, başkalarıyla temasa geçme ve yayma haklarını da ihtiva eder.
* Siyasî partilere ilişkin kısıtlamalar, gerek olağan, gerekse olağanüstü hallerde, AİHS ve sair uluslararası antlaşmalardaki esaslarla uyum içinde olmalıdır.
* Siyasî partilerin kapatılması ve yasaklanması, ancak, ilgili siyasî partinin demokratik anayasal düzeni yıkmak için birer araç olarak kullanılmaları, partilerin, Anayasa ile güvence altına alınan hak ve hürriyetleri ortadan kaldıracak şekilde demokratik anayasal düzeni yıkmak için şiddet kullanılmasını savunması ya da şiddeti politik bir araç olarak kullanması durumlarında haklılaştırılabilir. Siyasî partiler, demokratik rejim içinde, şiddete başvurmadan, barışçıl bir biçimde anayasal sistemde değişiklik talep etmeleri durumunda kapatılamaz.
* Bir siyasi parti tüzel kişiliği, mensuplarının, parti yetkili organlarından izin almaksızın yaptığı siyasî, kamusal ve parti faaliyetleri çerçevesinde gerçekleştirmiş oldukları kişisel demeçlerinden, eylem ve davranışlarından dolayı sorumlu tutulup kapatılamaz. Bir siyasi parti, ancak mensuplarınca gerçekleştirilen bu tür eylem ve davranışların yetkili yönetim organlarınca açık veya örtülü olarak onaylanması durumunda sorumlu tutulabilir.
* Siyasi partilerin kapatılması ya da yasaklanması önlemine çok istisnai durumlarda başvurulmalıdır. Siyasî partilerin kapatılması oldukça ağır sonuçları olan radikal bir yaptırım olduğu için, bu önleme başvurulması çok büyük bir dikkat ve titizliği gerekli kılmaktadır. Yargısal makamlar nezdinde bir parti hakkında kapatma önlemine başvurulmazdan önce, o ülkenin durumu dikkate alınarak, davalı partinin, hür ve demokratik siyasî düzen için gerçek bir tehlike oluşturup oluşturmadığının veya bu tehlikenin daha hafif tedbirlerle engellenip engellenemeyeceğinin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla kapatma ve yasaklama, mevcut tehlikeyi önleme bakımından Devletin başvuracağı son çare olmalıdır.
* Kapatma ve yasaklama yaptırımı, yargı organınca anayasaya uygun bir şekilde gerçekleştirilecek bir yargılama neticesinde, ancak istisnaî durumlarda ve oranlılık ilkesi göz önünde bulundurularak uygulanmalıdır. Yasaklanma ve kapatma önlemlerine başvurmak için, sadece parti üyelerinin değil, partinin bütününe atfedilebilecek davranışlarla, bizzat partinin kendisinin Anayasa dışı vasıtaları kullanmak için hazırlık yaptığına ve anayasal olmayan amaçlarının olduğuna dair kesinleşmiş deliller olmalıdır.
* Siyasi partilerin yasaklanmasına veya kapatılmasına, ancak âdil bir yargılamanın gerektirdiği bütün süreçler tamamlandıktan sonra karar verilmelidir.
Rapora ilişkin açıklama kısmında da, bazı ilave temel ilkelere yer verilmektedir. Bunlar:
* Her ne kadar AİHS’nin 11. maddesinde siyasî partilerden açıkça söz edilmemiş ise de, parti kurma, onlara üye olma ve siyasî etkinliklerde bulunma hakkı, AİHS’nin 11. maddesinde tanınan dernek kurma, sendika ve toplantı hakkının ayrılmaz bir unsurunu teşkil etmektedir.
* Siyasî partilere ilişkin öngörülen her türlü sınırlamaların, zorunluluk, kanunîlik ve ölçülülük ilkelerine uygun olması gerekir.
* AİHM’nin birçok kararında belirttiği üzere parti kapatma önlemine, ancak demokratik toplum bakımından kabul edilebilir bir zorunlululuğun varlığı halinde başvurulmalıdır. Bir siyasî parti, demokrasi ve temel hürriyetleri ortadan kaldırıcı veya açıkça tehdit edici faaliyetler içinde olduğunun somut delillerle ortaya konulması, siyasî programı çerçevesinde, şiddeti kabul etmesi, silâhlı mücadele, terörizm veya yıkıcı faaliyetleri organize ederek mevcut anayasal düzeni devirmek amacı taşıması vb. durumlarda ancak kapatılmalıdır.
* Birçok devlette, anayasada veya siyasî partiler mevzuatında, genellikle askerî milis oluşturma, devletin varlığı ve bağımsızlığını tehdit edici, hürriyetleri ortadan kaldırıcı, ırk ayırımcılığını esas alan, totaliter yöntemleri benimseyen partiler için kapatma ve diğer yasaklama önlemleri öngörülmektedir.
* Bir siyasî parti, anayasal düzene ilişkin değişim önerileri, anayasal düzenin kanunî araç ve yöntemlerle barışçıl bir şekilde değişimini sağlayıcı sınırlar içinde kaldığı sürece, yasaklama önlemine muhatap kılınamaz. Liberal demokratik bir devlette, kurulu düzenin tartışılması/sorgulanması olgusu, hiç bir zaman kınamanın konusunu oluşturamaz.
* Siyasî partilerin, üyelerinin davranışlarından sorumlu tutulmaları, ancak ilgili üyenin, ihlal kapsamında değerlendirilen davranışlarını, üyesi olduğu partinin desteği doğrultusunda yapması veya yaptığı davranışların parti programı çerçevesinde bulunduğunun ispatlanması durumunda kabul edilebilir. Eğer bu yönde bir irtibat sağlanamıyorsa, sorumluluk sadece ilgili üye ile sınırlı kalmalıdır.
Siyasi partilerin, esas tabiatlarına uygun bir şekilde tam manasıyla demokratik işlevler görebilmeleri için, bu kriterlere ek bir öneride daha bulunmak istiyorum. O da şudur:
“Türkiye’de, demokratik meşruiyet ne kadar üst düzeyde olursa olsun, bir siyasi partinin demokratik usullere uygun olarak belirlenmiş ne kadar milletvekili bulunursa bulunsun, bir Cumhuriyet Başsavcısı, tek başına verdiği bir kararla, herhangi bir siyasi partiyle ilgili son derece vahim sonuçları olan kapatma sürecini başlatabilmektedir. İşte bu vahim duruma mani olabilmek için Parlamentonun bu süreçte belirleyici bir noktaya getirilmesi gerekmektedir. Bir siyasi parti hakkında kapatma davası açılacağı zaman, Cumhuriyet Başsavcısına, tıpkı milletvekili dokunulmazlığı dosyalarında olduğu gibi, TBMM’den nitelikli çoğunlukla “kapatma davasının açılması izninin istenmesi” sisteminin benimsenmesi gerekmektedir. Bu şekilde, söz konusu tasarrufun siyasi sorumluluğunu TBMM üstlenmiş olacaktır. Bu öneri sadece bize özgü de değildir; siyasi partilerin kapatılması sistemini kendisinden aldığımız Federal Almanya da böyle yapmaktadır”. Bu önerilere uyulması halinde, artık siyasi partilerin kapatılması, bir tek Cumhuriyet Başsavcısı ile 11 üyeli AYM’nin 7 üyesinin iradelerine bağlı olmaktan çıkarılacak, siyasi partiler gerçek bir demokratik teminata kavuşturulmuş olacaktır. Ayrıca bu son öneriyle, yargı organlarının hak ve hürriyetlerin alanını daraltıcı yönde vermiş olduğu kararlar sebebiyle ortaya çıkan anti-demokratik uygulamaların da büyük ölçüde önü alınmış olacaktır. Çünkü bu sistemde, siyasi partilerin kapatılması mekanizmasının işletilmesi yolu büyük ölçüde kapatılmış; yargı organlarının bu yönde karar verebilmeleri için dava açma ortamı büyük oranda ortadan kalkmış olacaktır. Bütün bu gelişmeler neticesinde, artık Türk kamuoyu, siyasi partilerin kapatılması yerine, daha ileriye nasıl gidilebileceğini tartışacak, siyasi partiler, rakiplerinin alt edilmesi için onların kapatılmasından medet ummak yerine, aklı başında projeler üretmek zorunda kalacaklardır. Bu da, Türk demokrasisi ve siyasi partiler rejiminin yerleşmesi açısından son derece hayırlı olacaktır.