Anayasa Mahkemesi verdiği karar ile 'milletin iradesinin doğrudan ortaya çıkmasını engelleyen bir kurum' olmaktan kendini kurtarmıştır. Şimdi en güçlü olasılık 11. Cumhurbaşkanı'nın yeni Meclis tarafından seçilmesidir.
Anayasa Mahkemesi (AYM), son aylarda birbirinden ilginç ve tartışma ve eleştirilere açık kararlara imza atmış ve vermiş olduğu bu kararlar sebebiyle de belki de kurulduğu günden beri karşılaşabileceği en yoğun ve ağır eleştirilere muhatap olmuş; hatta bizzat kendi varlığı ve meşruiyeti tartışmaların odağına yerleşmiştir. Bunda tabii ki kendisinin vermiş olduğu son derece zorlama ve eleştirilere açık kararlar büyük oranda etkili olmuştur.
AYM'nin vermiş olduğu 05.07.2007 günlü son karar ise öncekilerden farklı olmuştur. 31.05.2007 günü TBMM'de kabul edilen Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesini de içeren kanun hakkında, Anayasa'ya aykırılık teşkil ettiği gerekçesi ile Cumhurbaşkanı ve CHP'li milletvekilleri tarafından AYM'de iptal davası açılmıştı. CHP'li milletvekilleri, birisi 5678 Sayılı Kanun'un Resmi Gazete'de yayımlanmasından önce, Anayasa değişikliği paketinin 1. maddesinin 366 oyla kabul edilmesinin “eylemli İçtüzük değişikliği” teşkil ettiği gerekçesiyle, diğeri de söz konusu kanun Resmi Gazete'de yayımlandıktan sonra “Anayasa'ya şekli aykırılık” gerekçesi ile iki tane iptal davası açmış; Cumhurbaşkanı da aynı kanun hakkında sadece “Anayasa'ya şekli aykırılık” gerekçesi ile iptal davası açmıştı. AYM, 05.07.2007 günü yapmış olduğu toplantıda, 5678 Sayılı Kanun'a ilişkin olarak Sezer ve CHP'li milletvekilleri tarafından yapılan iptal başvurularını birlikte inceleyerek reddetti. Şekli aykırılık iddiasını içeren iki dava oy çokluğu ile (5 kabul 6 red), eylemli iç tüzük değişikliği iddiasını içeren CHP'nin açtığı iptal davası ise oy birliğiyle yetkisizlikten reddolundu.
Son aylarda daha önce vermiş olduğu kararların da tesiriyle toplumda yaygın olan kanaat, AYM'nin Anayasa değişikliği paketini iptal edeceği yönündeydi. Ancak sürpriz bir gelişmeyle AYM bu yaygın kanaatin aksi yönde karar verdi.
Bu şekilde Anayasa değişikliği hakkındaki referandum sürecinin aksamadan devam etmesinin yolu aralanmış oldu. Yüksek Seçim Kurulu, Anayasa değişikliği için yapılacak referandum tarihi olarak 21 Ekim 2007 gününü belirledi. 22 Temmuz 2007 ile 21 Ekim 2007 tarihleri arasında 3 aylık uzunca bir süre olduğu için, 11. Cumhurbaşkanı Anayasa'nın mevcut 102. maddesi gereğince yeni parlamento tarafından seçilecektir.
Şayet yapılacak referandum neticesinde kabul yönünde çoğunluk sağlanırsa, Anayasa değişikliği Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdirilerek, Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesini öngören yeni anayasal dönem başlamış olacaktır.
Şimdi Ne Olacak?
Ben burada bu kararın doğurduğu bazı sonuçlara da değinmek istiyorum.
(1) AYM'nin red kararı ile isabetli bir tercihte bulunduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde iptal kararı fevkalade hatalı olurdu. Çünkü hem iptal kararına konu olan yasama işlemi, 1996 yılında Anayasa'nın 1987 yılında değiştirilen 175. maddesine uygun olarak değiştirilen ve artık Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemeyecek olan içtüzüğün 94. maddesine uygun olmuştur, hem de Anayasa'da, maddelere ilişkin oylamaların üçte iki çoğunlukla kabulünü öngören açık bir hüküm bulunmamaktadır. Hatta Anayasa'nın 175/1. maddesinde yer alan “Değiştirme teklifinin kabulü Meclis'in üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür” şeklindeki mutlak hüküm, yasama organına içtüzükte maddelere ilişkin oylamalarda kabul yeter sayısı için beşte üç çoğunluğu yeterli görme konusunda takdir yetkisi vermektedir. İptal kararı yasamanın anayasal takdir yetkisinin AYM tarafından aşırı bir şekilde sınırlandırılması anlamına gelecekti. Bu, yasamanın anayasal takdir yetkisinin Anayasa koyucu yerine AYM tarafından çizilmesi anlamına gelecekti. Bu ise AYM'nin anayasal yetki sınırını aşan bir durumdur. Red kararı ile bu yönelimin önüne geçilmiştir.
(2) Aksi yönde verilecek bir karar, AYM tarafından Anayasa koyucu gibi davranarak Anayasa'nın öngördüğü düzeltici denetim (a postariori) sisteminin, önleyici denetimi (a priori) de içerecek hale getirilmesi olgusunu ortaya çıkaracaktı. Bu ise AYM'nin anayasal yetkilerini aşarak Anayasa koyucunun yetki alanına tecavüz etmesi niteliğini taşıyan bir durumdur. Oysa her kurum gibi AYM de Anayasa ile bağlıdır. Anayasallık denetimi kapsamında dilediği şekilde davranamaz.
(3) AYM, red kararı ile “asli kurucu iktidar olan milletin iradesinin doğrudan ortaya çıkmasını engelleyen bir kurum” olmaktan da kurtulmuş olmaktadır. Artık Anayasa değişikliği için son söz milletindir. O ne derse herkes kabullenmek durumundadır.
(4) Yukarıda izah ettiğim sebeplerden dolayı Anayasa'ya aykırılık teşkil edecek şekilde iptal yönünde verilecek karar ne-ticesinde AYM'nin inandırıcılığı ve güvenilirliğine yönelik eleştiri ve tartışmalar daha da yoğunlaşarak devam edecekti. Anayasal kurumlar, toplum dışında ya da onların üzerinde, onlardan soyut müesseseler değildir. Demokratik bir anayasal düzenin istikrarlı bir şekilde devam ve bekasının sağlanması için, anayasal meşruiyet kadar toplumsal meşruiyet de hayati derecede önemlidir. “Ben yaptım oldu” kabilinden kararlar, belki üst denetim yokluğu sebebiyle meşru yollardan bertaraf edilemeyebilir ise de, bu türden davranışlar, ilgili kurumun toplum nezdinde güvenilirlik ve inanılırlık yönünden değer aşınmasına yol açabilecek; hatta bizzat varlığının meşruiyeti bile tartışılır hale gelebilecektir. Bundan ise hem ilgili kurumlar, hem de anayasal düzen zarar görecektir.
AYM'nin, vermiş olduğu red kararı ile, daha önce vermiş olduğu bazı kararlar sebebiyle ortaya çıkan inanılırlık ve güvenilirliğine yönelik eleştiri ve tartışmalardan bir nebze de olsa kurtulacağı söylenebilir.