Hollanda’da düşen uçağımız hepimizin yüreğini yaktı. Hayatını kaybedenlere ve yaralananlara hepimiz üzüldük. Eşine, işine, sevdiklerine ulaşamadılar. Onlarla vedalaşmaya fırsat bulamadılar. Onlar da bilmiyordu, biz de. Demek ki onların, onunla bulaşma zamanı, yeri ve şekli böyleymiş. Bizi üzen, yasa boğan ve kabul etmemizi zorlaştıran da bu işte: Onunla buluşma vaktimizin habersiz ve hiç ummadığınız bir zamanda olması.
O şimdi bizi beklemekte. Belki bir yol kenarında, belki bir denizde, belki bir parkta, belki de evimizde, kendi yatağımızda… Bizi beklediği yerde sıkılmadan, üşenmeden ve hiç acele etmeden oraya varmamızı bekliyor. Yanına vardığımızda biz bilmeyeceğiz; ama o bize; “Hoş mu geldin, boş mu geldin?” diye soracak.
Ona doğru gittiğimizi, onunla mutlaka buluşacağımızı unutuyoruz. Onun bize doğru geldiğini aklımızdan çıkarıyoruz. Bu unutkanlıktan(gafillikten) dolayı da buluşma vakti için bir hazırlık yapmıyoruz. Buluşma gerçekleştiğinde hazırlıksız yakalanıyoruz. Yaptıklarımız, yapamadıklarımız, pişmanlıklarımız bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçiyor. O filmi başa sarmak ve yeniden hatasız olarak yaşamak mümkün olmuyor. Onunla yüz yüze geldiğimizde geri dönüşümüz ya da daha sonra falan yerde tekrar buluşalım deme şansımız bulunmuyor.
Peygamber Efendimiz Hazreti Ömer’e “Ya Ömer ölümü nasıl bilirsin? “ diye sormuş. Hazreti Ömer de: “Akşam namazını kıldığım zaman acaba yatsıyı kılabilir miyim? Diye düşünürüm.” demiş. Peygamber Efendimiz aynı soruyu Hz. Ali’ye sormuş. Hazreti Ali de; “Nefesimi verdiğim zaman tekrar alabilir miyim? Aldığım zaman da tekrar verebilir miyim? Diye düşürüm” demiş.
Ne kadar güzel cevap vermişler, değil mi? Onunla aramızda bir saatten daha az bir mesafe kalmış olabilir. Hatta o bize bir nefes kadar yakındır da bizim haberimiz yoktur? Küçükken büyüklerimiz; “Her evden çıkışınızda veya birbirinizden her ayrılışınızda helalleşerek ayrılın.” derlerdi de bize bu söz o zamanlar tuhaf gelirdi.
Ölümcül bir hastalığa yakalanan kişinin ailesine; “ Hastanız en fazla şu kadar yaşar.” dendiğinde hasta kişinin bütün yakınları ağlamaya başlarlar. Belki de kendilerinin o hastadan daha az vakti vardır; ama bunu düşünmezler.
Cahit Sıtkı Tarancı bir şiirinde şöyle söylüyor:
Ölüm herkesin başında,
Uyudun, uyanamadın olacak.
Kim bilir nerede kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.
Onunla aramızda ne kadar mesafe kaldı bilmiyoruz. Bu kalan zamanı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Öyle hazırlıklı olalım ki, onunla buluştuğumuzda “Niye geldin? Vakitsiz geldin.”demek yerine.”Hoş geldin, sefalar getirdin, diyebilelim.