Bu dava ve soruşturma aslında rastgele bir gelişme değildir; karanlıktan aydınlığa çıkışın eşiğini teşkil etmektedir. Fakat maalesef başta siyasi cenah olmak üzere bu hedefe ulaşmaya sekte vuran o kadar etkili çevreler var ki, bunların çabaları çok ciddi şüphe ve tereddütlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu suçlama ve şaibelerin üzeri ölü toprağıyla örtülerek tekrardan karanlık Türkiye’ye dönülmesi yönünde ciddi çabalar sarf edilmektedir; bu çabalar karşısında çoğu insan bir noktada ümitsizliğe düşmektedir.
YARGI TAM SAHA BASKI ALTINDA
Türkiye’de bir dava ve soruşturmanın, bu kadar yoğun, yaygın ve şiddeti son derece yüksek olan tartışmanın konusu yapılıp, yargının “tam saha” baskı altına alınmasına ilk defa rastlanmaktadır.
Maalesef bu dava ve soruşturma, perde gerisinde inanılmaz boyutta karşılıklı hamlelerle ilerlemektedir. Bir yanda Davayı sonuçsuz bırakmak isteyen ve bu yolda her yolu caiz gören bir kesim var ki, bunlara kısaca “Ergenekon Lobisi” diyebiliriz. Bunlar, soruşturma ve davanın sonuçsuz kılınması için her yolu denemektedirler.
ERGENEKON'DAN ÇIKIŞ NOKTASI: GATA
Diğer yandan, üst düzey Emekli Paşalar birer birer GATA’ya sevk edilmektedir. Bu sevklerle alakalı ortalıkta çok ciddi spekülasyonlar dolaşmaktadır.
Bunlardan en ciddisi, kafa travması nedeniyle GATA’da yatan Ergenekon sanığı E. Org. Şener Eruygur’un eşi Mukaddes Eruygur’un GATA Beyin Cerrahisi Servis Şefi Kıd. Albay Nusret Demircan’la yaptığı konuşmanın ses kaydıdır.
SAĞLIK DEĞİL HUKUKİ DURUMA GÖRE RAPOR
Kamuoyunun ağır hasta olarak bildiği Eruygur hakkında, Demircan çok farklı konuşmaktadır. GATA’nın verdiği kararın, esasen Eruygur’un sağlık durumuna göre değil de, hukuki durumuna göre verildiğini ortaya çıkartan ses kaydında, Demircan, hukukçularla görüşülmesini, buna göre istenirse taburcu, istenirse yatış verilebileceğini, kendileri için hiçbir şeyin fark etmeyeceğini söylüyor.
Demircan, Eruygur’un taburcu edilmesi halinde tekrar tutuklanabileceğinden endişe ettiğini ima ederek, “buradan taburcu edilirse tekrar aynı şeyler yaşanır endişesi var” demekte; Eruygur’a hiçbir tedavinin yapılmadığını, O’nun hastaneye gitmiş olmak için GATA’da bulunduğunu belirtmektedir.
Konuşmada Mukaddes Eruygur, eşinin tahliyesi için “mahkeme seçimi” konusunda da şunları söylemektedir. “Şimdi bu Zekeriya Öz, 13. Mahkemede. İtirazlarımızı bunlar kapatıyor. 12. ve 14. Mahkemeler ‘bizden’miş. Ankara Barosu, İstanbul Barosu, İzmir Barosu hazırız biz dediler”. Bu diyalogun uydurma olmasını gönülden temenni ettim, ama bu temennim gerçekleşmedi, Sayın Mukaddes Eruygur bunun doğru olduğunu teyit etti.
Bu diyalogla alakalı en çarpıcı gelişme ise, bu ses kaydının ortaya çıkmasından kısa süre önce, Mukaddes hanımın “bizden” dediği İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinin Ergenekon tutuklularından E. Org. Hurşit Tolon hakkında vermiş olduğu tahliye kararıdır.
12. Ağır Ceza Mahkemesi, Tolon hakkında daha önce yapılan tahliye talepleri farklı mahkemelerce aynı delillere dayanarak defalarca reddedildiği halde, delil yetersizliğine istinaden tahliye kararı vermiştir.
YİNE 12. MAHKEME
Dahası Tolon’un avukatlarının tahliye talebinin 12. Ağır Ceza Mahkemesine intikal ettirilmesi için ne tür oyunlar çevirdikleri de medyada ayrıntıları ile anlatılmaktadır. Bu dava ve soruşturma ile alakalı yargıyı töhmet altında bırakarak âdil bir sonucun ortaya çıkabilmesi konusunda zihinlerde soru işaretlerine sebep olan bir gelişme de, “Cumhuriyet Savcılarının sayısının düzenli olarak artırılması”dır.
Bütün bunlardan şu izlenim ve sonuçlar çıkmaktadır:
(1) Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu emekli askerlerin peş peşe GATA’ya sevk edilmeleri dikkatleri bu hastaneye çevirmiştir.
Önce E. Org. Şener Eruygur, ardından E. Org. Hurşit Tolon, son olarak da E. Tuğ General Levent Ersöz’ün GATA’ya gitmesi tartışmaları beraberinde getirmiştir.
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu olan askerlerin GATA’ya aslında gerçekten sağlık sorunları oldukları için değil de, orada daha rahat edecekleri ya da bir şekilde rapor alarak tahliyelerini sağlamayı amaçladıkları yönünde kamuoyunda ciddi bir izlenim ya da algılama belirmiş bulunmakta, GATA üzerinde derin bir şüphe bulutu dolaşmaktadır.
TSK'YA CİDDİ ZARAR VERİR
Unutmayalım, kurumlara ilişkin algılar gerçekler kadar önemlidir. Toplumun önemli bir kesiminde TSK ve yargıya yönelik bu yöndeki algılamanın sonuçları çok tahripkâr olacaktır. Bu durum, TSK ve yargı üzerinde ciddi güvensizlik ve şaibelere sebebiyet vermektedir.
Merak ediyorum, bütün bu algı ve izlenimlerden sonra GATA’nın verdiği bir rapora istinaden âdil bir yargılamanın sürdürülebileceğine kim inanacaktır?
Diğer yandan bu gelişmelerden TSK ciddi güven aşınmasına maruz kalmaktadır. İtibarı, TSK’nin sahip olduğu gücün en kritik dayanağı olduğu için, yapılması gereken, hukuk dışına çıkan devletin ne büyük bir bela olduğunu idrak ederek, kendisini çok ağır bir yükten kurtarması; arzu edilen itibarı yeniden kazanması, bu konuda kamuoyunu ikna etmesidir.
(2) En dehşetli olumsuzluk ise, “falan mahkeme bizden (yani Ergenekon cenahında), falan mahkeme ise bizden değil” şeklindeki kategorik ayrımdır.
YARGININ İKİYE BÖLÜNMESİ ÇOK TEHLİKELİ
Hukuk devleti ve adalet, bu ayrımın kökten reddini gerektirir. Fakat bir yandan böyle bir ayrım yapılarak yargının ikiye bölünmesi, diğer yandan, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinin, yakın geçmişte bu ayrımı doğrularcasına tahliye kararı vermesi, ayrıca aktif olarak görev yapan ve aynı zamanda bu davaya bakmakta olan ya da ileride bakması muhtemel olan hâkim ve savcıların aktif üyesi olduğu YARSAV’ın bu dava ve soruşturmanın üzerinin örtülmesi için var gücü ile çaba sarf etmesi, yargı cenahını da yaralamaktadır.
Tekrardan sormak istiyorum: Bu şartlarda bu yargılama ve sorgulamanın sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi, bundan âdil bir sonucun ortaya çıkması ne kadar mümkün olacaktır; buna kim inanacaktır?
Şunu önemle vurgulamak istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti Devletini, hukuk devleti ve adalet zemininden uzaklaştıracak en önemli gelişme, yargının şüphe ve şaibe altında bırakılmasıdır. Bu lekenin temizlenmesi hayati derecede önem arz etmektedir.
(3) Bir siyasi parti liderinin, en karanlık ilişkileri, en derin ve ağır suçlamaları içeren bir yargılama ve soruşturma kapsamında yer alan kişilerin peşinen avukatlığına soyunması Dünyanın hiçbir yerinde rastlanır bir durum değildir.
Şimdi bir yandan ciddi bir siyasi kesim bu dava ve soruşturmanın akim kalması için varlık yokluk mücadelesi vermekte, diğer yandan medyada, bürokraside, çeşitli sivil kesimlerde ve diğer cenahlarda çok şiddetli psikolojik mücadele yürütülmektedir.
DEVLET İÇİNDE PSİKOLOJİK SAVAŞ VAR
Kısaca Devlet içindeki hukuk dışı yapıların sökülüp atılmasını engelleme adına, kurumlar içerisinde ve çeşitli kesimlerde çok müthiş bir direnç ortaya konulmaktadır. Deyim yerinde ise psikolojik savaşın bütün taktikleri denenmektedir. Buna kısaca “Ergenekon Savaş”ları diyebiliriz.
Şimdi bütün bu kıran kırana yürütülen mücadele ortamında, söz konusu sorgulama ve yargılamadan âdil bir sonucun gerçekleşmesi mümkün değildir. Türkiye’nin karanlık yüzünü aydınlatmaya hizmet etmesi düşünülen bu yargılama ve sorgulamanın sekteye uğratılması, bunun neticesinde âdil olmayan bir sonucun çıkması, kısaca suçlular var ise sırf bu etkilemeler sebebiyle suçluların cezalandırılmaması Türkiye için en büyük talihsizlik olacaktır.
Türkiye ileriki yıllara gerçekleriyle yüzleşip birçok şaibeden kurtulmaksızın ilerleyecektir. Dahası bunun neticesinde yapılanlar yapanların kâr hanesinde kalacak, bu yapılanma içerisinde yer alanlar ya da alabilecek olanlar, daha önce sergilemiş oldukları hukuk dışı eylemlere çok daha hızlı ve cesurane bir şekilde devam edebileceklerdir. Belki de en dehşetli sonuç bu olacaktır.
Bütün bunlardan sonra hala bu tür hamlelerin Ergenekon davasını aksatabilse de savsaklayamayacağı ileri sürülmektedir. Bu kişilere göre, cin bir kez şişeden çıkmıştır. Onu tekrar şişeye sokmaya kalkanın eli yanar.
Peki, bu öngörü doğru mudur?
Ben doğru olmasını canı gönülden arzu ediyorum. Ama tereddütler ve yapılan saldırılar o boyutlara erişmiştir ki, insanın aklına, “yoksa Ergenekonun üzeri ölü toprağı ile örtülmek mi isteniyor” şeklinde soru gelmektedir. Umarım bu sorunun cevabı hayır olur; Türkiye, kurumları ve kişileriyle ciddi bir şaibeden kurtulur. Bunun adı bu tür kirlenmelerden arınmadır.
MASUMİYET KARİNESİ UNUTULMAMALI
Bir hukukçu hassasiyetiyle bir hatırlatma yapmak istiyorum. Bu kişilerin peşinen suçlu olduğunu söylemek, “masumiyet karinesi”nin ihlali anlamına gelir. Bütün temennim, âdil bir yargılamanın yapılması, gerçekten suçlu olanlar varsa bu kişilerin cezalanması, suçsuzların da berat etmesidir. Bütün bunların sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi ise yargının rahat bırakılmasına bağlı bulunmaktadır.