Bu Dalgada tutuklanan ve evleri arananlar öncekilere nazaran çok daha etkili yankılara sebep olmuştur. İçinde emekli Orgeneraler Tuncer Kılıç (eski MGK Genel Sekreteri) ve Kemal Yavuz, Susurluk davasından hükümlü Özel Harekât Dairesi eski başkan vekili İbrahim Şahin, uzun yıllar sosyalist olduğu bilinen ve son yıllarda da ulusalcı tutum sergileyen Prof. Dr. Yalçın Küçük, eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz ve Yargıtay eski Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun (sadece evi arandı) da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi tutuklanıp evleri aranınca, soruşturmanın çehresi büsbütün değişmiştir. Bütün bunlar tartışılırken bir de Emniyet birimleri tarafından bazı kişilere yönelik suikast planları ortaya çıkarılıp, bu kapsamda tutuklananlarla bağlantılı olarak çok sayıda silah ve patlayıcılardan teşekkül eden cephanelikler ortaya çıkarılınca, Ergenekon yapılanmasının varlığına işaret eden çok daha somut bulgu ve delillere ulaşılmıştır.
Bugüne kadar olanları bütünlük içerisinde değerlendirdiğimizde, ilk defa son yıllarda yaşanan anormalliklere, hukuk dışılıklara, çok sayıda faili meçhul cinayetlere ışık tutabilme imkân ve ortamı belirmiş gibi görünmektedir. Ayrıca, şayet hepsi doğru ise (ki bunların doğru olup olmadıkları yargılama neticesinde ortaya çıkacaktır), gerek yakın geçmişte, gerekse çok yakın gelecekte Türkiye’nin ne tür dehşetli badireleri atlatmış olduğu da anlaşılmaktadır.
Kamuoyuna yansıyan bütün bulgu ve bilgilerden, Türkiye’de, bir kısmı sivil, bir kısmı en üst düzeyden en alt kademeye kadar kamu kurumlarında yer alan bürokrasi ve memurlardan teşekkül eden bir terör şebekesinin mevcut olduğu; bu şebekenin, hem çok kanlı ve dehşetli senaryolarının bulunduğu, hem de geçmişte yaşanan çeşitli faili meçhul cinayetlerle, çok ölümlü ve yaralanmalı katliamların arkasında bu yapılanmanın bulunduğu yönünde şüphe ve şaibeler ortaya çıkmış bulunmaktadır. Yapılan yargılama ve soruşturmalar, bu yönde çok ciddi belirti ve ipuçlarını ele vermektedir. Bütün bunların gerçekten vaki olup olmadıkları, soruşturma ve yargılamanın adaletli bir şekilde yürütülüp sonuçlanmasına bağlı bulunmaktadır. Bu sebeple yapılan soruşturma ve yargılamanın neticesini sabırla beklemekten başka yapılacak bir şey bulunmamaktadır. Aksine bir tutumun sergilenmesi halinde, gerek masumiyet karinesi (suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimsenin suçlu sayılmaması, AY. md: 38), gerekse yargının bağımsızlığı ciddi manada zedelenebilecektir.
10. Dalgaya karşı ortaya konulan bazı sert tepkiler, gelişmelerin tam da bu korkulanlar istikametinde cereyan ettiğini göstermektedir. Bir yandan bu yargılama ve sorgulamaya yönelik önyargılı ve ithamvarı sert beyanlar sebebiyle yargı bağımsızlığı zedelenirken; diğer yandan da yayıncılık ve habercilikteki dikkatsizlik, bazılarında rastlanan kasıtlı tutum, bazen de yoğun/yaygın habercilik sebebiyle “masumiyet karinesi” örselenebilmektedir.
Bu soruşturma kapsamında gerçekleştirilen gözaltı ve ev aramalarının ardından, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal basın toplantısı düzenleyerek şunları söylemiştir: “Bu bir hukuk operasyonu değil, bir intikam operasyonudur. Cumhuriyet ile hesaplaşılmaktadır”. İstanbul Barosu Başkanı da son göz altıların hukuk çerçevesinde değerlendirilmesinin zor olduğunu söyleyerek, soruşturmanın kişilerden “öç alma” şeklinde sürdürüldüğünü belirtmiştir. Bu gelişmeler üzerine, Genel Kurmay Başkanı, kuvvet komutanlarını toplayarak söz konusu meseleyi yaklaşık 7 saat süreyle tartışmış, daha sonra da aynı konuya ilişkin olarak Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile birer görüşme yapmıştır. Aynı konuya ilişkin bir toplantıyı da Yargıtay yapmıştır. Her ne kadar Genel Kurmay Başkanlığı ve Yargıtay, bu toplantı ve görüşmeler akabinde, herhangi bir açıklama yapmamışlarsa da, esasen sadece bu toplantı ve görüşmelerin yapılması bile yargı açısından çok ciddi anlam ve mesajlar taşımaktadır.
Bu ortamda en sert ve kapsamlı açıklamayı YARSAV yapmıştır. YARSAV Başkanı, yapmış olduğu açıklamada, daha önceleri yargı camiasında sürekli dile getirilen, benim de büyük oranda iştirak ettiğim eleştiriyi hak eden bazı sorunları dillendirme yanında, Ergenekon soruşturması kapsamında yapılanlara ilişkin çok ciddi ithamları içeren değerlendirmeler yapmıştır. Bu açıklamada, bir yandan “yargının tek referansının hukuk olduğu; kimsenin yargının bağımsızlık ve tarafsızlığına gölge düşürmemesi gerektiği; bir hukuk devletinde sıfatı ve görevi ne olursa olsun, yargı önünde hesap vermeyecek hiç kimsenin olamayacağı” belirtilirken, diğer yandan da Yargıtay eski Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun evinin aranması hususunda, bunlarla çelişecek beyanlara yer verilmektedir. Bu açıklamada, Kanadoğlu’nun “peşinen söz konusu suçu hiçbir şekilde işlemeyeceği kesin bir ön kabulle” vurgulanarak, bu kişiye nasıl dokunulabileceği ağır bir şekilde eleştirilmektedir. Açıklamada, Ergenekon yargılaması ve soruşturması kapsamında yapılan işlemlerin nerede ise hiç birisinin hukuki olmadığı; bunların polis devleti uygulaması olduğu; yargı bağımsızlığının söz konusu olmadığı; hâkimlerin tamamen siyasi iktidarın emrinde hareket eden memurlar gibi davrandıkları belirtilmiştir. Kısaca, yapılan yargılama faaliyetlerine açıkça güvensizlik fikri vurgulanmaktadır. Tabii ki bütün bunlar yargıyı töhmet altında bırakan çok ağır ithamlardır.
Yapılan bu ağır tepki ve değerlendirmeler, sürmekte olan bir adli soruşturma ve yargılama ile alakalıdır. Bu durumda, ne “masumiyet karinesi” gereğince bu kişilerin peşinen kesin kes suçlu oldukları ileri sürülebilir, ne de soruşturma ve yargılama sonlanmadığı için, tamamen suçsuz oldukları söylenebilir. Neticenin ne yönde olacağı, yapılacak yargılamaya ve kesinleşecek yargı kararına bağlı bulunmaktadır. Şimdiden daha ne beraat, ne de bir başka sonuç ortaya çıkmadığı halde, bir “kişisel öç alma ve hesaplaşma”dan söz etmek, konuya ilişkin toplantı ve görüşmeler yapmak, yapılmakta olan yargılama ve sorgulama üzerinde ciddi manada fiili ve siyasi baskılar oluşturabilecektir.
Bütün bu harici etkileme ve baskıların bir neticesi olarak, “şayet, yargı bağımsızlık ve tarafsızlığını kaybederek, aslında gerçekleştiği halde, sırf bu baskılar sebebiyle suç sabit görülmez de ilgili kişiler cezalandırılmaz” ise asıl felaket o zaman yaşanacaktır. Artık devlet içi illegal örgütlenmeler meşru hale gelecek; buna yeltenenler dizginsizleşecektir. O zaman da ortada ne hukuk, ne adalet, ne de Anayasa kalacak; Devlet eliyle terör kol gezecektir. Bütün bunların hayali bile hukuka güvenen ve inanan her bir insan için dehşet verici şeylerdir.
Bu kişilerin gerçekten masum/suçsuz olduklarının mahkeme kararıyla sabit olması da muhtemeldir. O zaman bu kişiler aklanmış, adalet gerçekleşmiş olacaktır. Elbette bu arada bazı sıkıntılar çekilmiş, bazı mağduriyetler yaşamış olabilir. Ama Türkiye’de bu tür durumlar sadece bunların başına gelmiyor. Binlerce insan hakkında soruşturma başlatılıp haklarında davalar açılıyor; bir kısmı yakalanıp tutuklanıyor, mahkûm olanlar cezalarını çekiyor, mahkûm olmayanlar tahliye ediliyor. Bütün bunlar, yargılamanın tabiatında var olan şeylerdir. Bu uygulamaları bazı kişilere reva görüp, diğer bazı kişileri bundan istisna tutmanın, eşitlik, adalet, hakkaniyet ve hukukilikle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu, olsa olsa bir imtiyaz talebidir; yani, bütün bunlar bana ve benim saygın gördüğüm kişilere yapılırsa “haksızlıktır; hukuksuzluktur; bir kişisel öç almadır; laik cumhuriyete meydan okumadır”; diğer kişilere yapılırsa, hukuka ve adalete uygun bir tutumdur. Şayet Anayasada eşitlik diye bir şey varsa (ki 10. maddede vardır), bu taleplerin hiçbir hukuki değeri yoktur.
Bu tutuklama ve aramalarla alakalı yapılan itham dolu sert tepki ve değerlendirmeler, aslında somut bilgilere dayanmamaktadır. Soruşturmayı yürütenlerin dışında hiçbir kimse bunların neye istinaden yapıldığını bilmemektedir; soruşturmanın gizliliği ilkesi de, bu bilmemeyi gerektirmektedir. Peşinen ithamvari bir şekilde yargıyı zedeleyerek bühtan altında bırakıcı, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığını hedef alıcı açıklamaların kabul edilebilir bir yönü bulunmamaktadır. Bunların gerçekten suçsuzluğuna inanılıyorsa, bırakalım yargı işini yapsın. Yok, eğer yargıya güven mevcut değil ise ya da bu kabilden baskılar vasıtasıyla bu kişilerin gerçekten suçlu oldukları halde, bir şekilde mahkûmiyetleri engellenmek isteniyorsa, o zaman artık sözün bittiği yere gelinmiş; deyim yerinde ise “tuz kokmuş” demektir.
Gerçekten adaletin gerçekleşmesi isteniyorsa; şayet bu kişiler isnat edilen suçları işlemişler ise bırakalım yargılama sükûnetle sürdürülüp neticelensin; suçlular cezalarını çeksinler. Herkes bu yargısal adalete razı olsun. Şayet bunlar söz konusu suçları gerçekten işlememişlerse, yine bırakalım yargı işini yapsın, bu kişiler alınlarının akıyla aklansınlar; her türlü şaibe ve şüpheler ortadan kalksın; adalet bu şekilde gerçekleşsin; yine herkes bu adalete razı olsun. Bu her iki durumun gerçekleşmesi kapsamında Türkiye’nin Ergenekon şaibesi ya da -şayet mevcut ise- Ergenekon belasından kurtulabilmesi, yargının rahat bırakılmasını; bağımsızlık ve tarafsızlığının zedelenmemesini zaruri derecede gerekli kılmaktadır. Yargının siyasi ve diğer etkileşimlerle baskı altına alınması neticesinde verilecek her türlü karar, tartışmadan kurtulamayacaktır. Bundan hem yargı, hem de ortaya çıkabilecek olan her türlü karar yara alacak; bunlara güven olmayacak; insanlar, kararlar ne yönde olursa olsun, onların adil bir şekilde verildiğine inanmayacaklardır. Adaletin gerçekleşmesi; kararların bizzat kendisinin tartışmalardan azade bir şekilde kişileri tatmin edebilecek nitelikte olabilmesi ya da üzerinde sağlıklı ve soğukkanlı değerlendirmelerin yapılabilmesi için, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının korunmasına hava ve su kadar ihtiyaç bulunmaktadır.