Annesinin elinden tutmuş kaçıyordu çocuk. Nereye gittiğini, niçin gittiğini, kimden kaçtığını hiç bilmeden koşuyordu. Cılız bacaklarıyla annesinin hızına yetişmeye çalışıyordu. Bazen sendeliyor, düşecek gibi oluyordu. Her sendelediğinde kolları acıyordu. Annesi o kadar sıkı tutuyordu ki elini sürüklenerek de olsa annesinin peşinden gidiyordu. Annesinin kendisine yaptığı bez bebeğini de düşmesin diye diğer elinde sıkıca tutuyordu. Kendini bildi bileli tek oyuncağı bu bez bebekti. Bez bebeğini çok seviyordu. Adını bile koymuştu:
Yerde yatan cesetlere basmamak için çaba sarf ediyordu. Ne kadar da uğraşsa bazı cesetlere basmak zorunda kalıyordu. Parçalanmış cesetleri gördükçe korkuyordu; ama elinden gelen bir şey yoktu. Çıplak ayakları, elbiseleri ve o minicik elleri kan içinde kalmıştı. Bu insanların niçin öldüğünü, kim tarafından öldürüldüğünü bilmiyordu. Ölenlerin arasından yaralı olanların inlemeleri ve acı sesleri geliyordu kulağına. Ne kadar acı çektikleri seslerinden belli oluyordu. Onlara yardım etmek istiyordu; ama bu mümkün değildi. Daha kendisini koruyacak kadar bile gücü yoktu. Kendisi de yardıma muhtaç küçük bir çocuktu.
Okulunun sokağına gelmişlerdi. Bu sokağı çok seviyordu. Bu sokakta kendisini çok mutlu hissediyordu. Bütün dertlerini unutuyordu bu sokakta. Biraz sonra okulunu görecekti. Okulunu, öğretmenini ve arkadaşlarını çok özlemişti. Köşeyi dönünce okulunu görmüştü, daha doğrusu görememişti. O güzel okulu bir enkaza dönmüştü. Okulu, atılan bombalarla yerle bir edilmişti. Arkadaşlarıyla oyun oynadığı okul bahçesi, ders yaptıkları sınıfı yoktu artık. Öğretmenini ve arkadaşlarını bir daha görememe ihtimali, yüreğini buruk bir acıyla doldurdu. Sessizce ağladı. Gözyaşları o minicik yüzlerini ıslattı. Öğretmeni: “ Sevmek ve sevilmek, hoşgörülü olmak, hiç kimseye kin gütmemek, elinden geldiğince herkese yardımcı olmak, dünyada kardeşçe ve barış içinde yaşamak kadar güzel bir şey yoktur.” demişti. Öğretmeni her zaman doğruyu söylediğine göre bu söz de doğru olmalıydı. Demek ki, diğer insanlar bunu bilmiyorlar diye düşündü. Yine de o küçücük aklında bir anlam veremedi bu yaşadıklarına.
Bomba sesleri geliyordu kulaklarına. Bomba sesleri kulaklarını sağır edercesine çınlıyordu beyninde. Sanki kafasının içinde patlıyordu bombalar. Bombaların patlamalarına karışan kurşun sesleri de vardı. Kulaklarının dibinden geçtiğini hissediyordu. Annesi güvenilir bir yer bulana dek kaçmaları gerektiğini söyleyip duruyordu. Hiç sesini çıkarmadı, annesi çok doğru söylüyordu; çünkü o da korkuyordu bu seslerden. İçini ürpertiyordu bu patlamalar.
Kulağının dibinden bir vızıltının geçtiğini hissetti. Bir kurşun olabilir diye düşündü. O vızıltıdan sonra annesi birden bire durdu. Annesinin, koşarken yorulmuş olabileceğini düşündü. Annesi gerçekten de yorgun görünüyordu. Annesinin önce dizleri üzerine ve daha sonra da yüz üstü düştüğünü gördü. Sıkıca tuttuğu elini de bırakmıştı o şefkatli elleri. Annesinin sırtından aşağı kan aktığını gördü. Annesinin vurulduğunu anlamıştı. Tek dayanağı annesi yoktu artık. Annesinin göğsünün üstüne yatıp ağlamaya başladı. Belki saatlerce ağladı; ama sesini duyan olmadı. O cılız ağlaması, patlamaların sesi arasında kaybolup gitti. Ağlarken uyuyakalmıştı. Küçük bedeni bu yorgunluğa ve acıya daha fazla dayanamamıştı. Hiçbir şeyden haberi olmadan uzun bir süre uyudu. Uyandığında kendisini bir yatakta bulmuştu.
Yattığı odanın kapısı açıldı ve içeriye öğretmeni girdi. Buruk bir sevinç duydu içinde. Öğretmeni, elindeki bez bebeği uzattı ona. Annesinin onun için yaptığı bez bebekti bu. Bebeğine sarıldı, kokladı bebeğini. Annesinin kokusu vardı bebeğinde.
Annesinin cennete gittiğini, onu bir daha göremeyeceğini biliyordu. Annesinin yadigârı bebeğine sıkıca sarıldı; ağladı. Ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu elinden…