Yargıtay, yakın geçmişte ifade hürriyeti ile alakalı iki kritik karar verdi.
Bunlar aslında ifade hürriyeti açısından önemli sonuçları olan kararlar olmakla birlikte, kamuoyunda pek üzerinde durulmadı. Birisi, hakkında Ergenekon isimli yasa dışı terör örgütü ile alakalı ceza davası görülmekte olan ve halen tutuklu bulunan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in, uzun yıllar MİT’te çalışan eski istihbaratçı Mehmet Eymür hakkında açmış olduğu manevi tazminat davasına ilişkin karardır.
İkincisi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, yine hakkında Ergenekon isimli yasa dışı terör örgütü ile alakalı ceza davası görülmekte olan ve halen tutuklu bulunan Tuncay Özkan’a karşı açtığı manevi tazminat davasında verilen karardır.
Dava konusu her iki davranış da benzer niteliktedir. Birincisi, PKK kamplarını ziyareti sırasındaki görüşmelerle, o kampta çektirilen ve kamuoyunca da malum olan fotoğraflara istinaden, Perinçek için ifade edilen “militan, terörist, orta oyuncusu, deli, PKK dostu, elleri kana bulaşmış, cinayet azmettiricisi, yalancı, ruh hastası” nitelemesidir. İkincisinde, Tuncay Özkan, “Tayyip Erdoğan garip adam, garip fukara adam. …Hırsızlık, yolsuzluk yapanların, yobazların yanına mı bırakacaksınız?” demiştir.
Her ikisinde de aşağılayıcı ve suç isnat eden ifadeler mevcuttur. Birincisinde, İstanbul 8. Asliye Hukuk Mahkemesi, “kitapta (Sentez) yer alan bilgi ve belgeler, halkı bilgilendirme niteliğinde olduğu ve kişilik haklarına saldırı bulunmadığı” gerekçesiyle davayı reddetti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, “Eymür’ün kamuoyunu bilgilendirme ve ötesinde kamuoyu oluşturma hakkı çerçevesinde, Perinçek tarafından ifade edilenlere karşı görüş, düşünce ve eleştiride bulunması olağandır. Ancak bu hakkın kullanılmasında yayının konusu ile kullanılan sözler arasında düşünsel bağlılık anlamında öz ile biçim dengesinin korunması gerekir. Yayın doğru olsa ve kamu yararı bulunsa bile, üslup uygun değilse, aşağılayıcı, küçük düşürücü, abartılı ise hukuka uygunluktan söz edilemez” diyerek kararı bozmuştur. İkincisinde ise, “İsnatlar, eleştiri sınırları içindedir, o nedenle tazminata gerek yoktur” diyerek alt derece Mahkemenin kararını onamıştır.
Esasen her ikisinde de anayasal açıdan sorunlu ifadeler yer almaktadır. Anayasanın 38. maddesine göre, “suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”. Gerek Perinçek, gerekse Erdoğan hakkında söz konusu ithamları doğrulayıcı nitelikte verilmiş ve kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmamaktadır. Buna rağmen, Erdoğan’a, Ceza Hukuku açısından ispata muhtaç olan (ama mahkeme kararı ile sabit olmayan) isnatlarda bulunmak, eleştiri sınırları içerisinde görülürken; bu tür iddialarda öz ile biçim dengesinin mevcut olduğu belirtilirken; kullanılan üslup, aşağılayıcı, küçük düşürücü, abartılı bulunmazken; diğerinde, yine Mahkeme kararı ile hükmen sabit olan bir durum olmadığı halde, bazı doğru bilgi ve belgelere dayalı ithamlar, tazminatı gerektiren bir davranış olarak değerlendirilmektedir.
Kararlardan ikincisi, çok ciddi zihniyet değişimleri neticesinde, uzun yıllar geçtikten sonra verilse, “Yargıtay bu konuda içtihat değişikliğine gitmiştir” denilerek bir şekilde mazur görülebilir. Ama peş peşe bir hafta içinde verilince, insan bu Mahkemeye şüphe ile bakmaya başlamaktadır. “Niçin, nitelik itibariyle benzer konumda olan bu davalarda taban tabana zıt kararlar verilmektedir”? Bu soru, maalesef yargıya olan güveni de zedelemektedir. Bir hukuk devletinde şu beklenirdi: “Bu davranışlar suç ise her ikisinde de tazminata hükmolunmalıdır. Şayet suç değil ise, her ikisinde de tazminata yer olmadığına karar verilmelidir”.
Diğer yandan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), siyasi kişilere karşı eleştiri sınırını özel kişilere karşı olandan daha geniş olarak benimsemiştir. Mesele bu kapsamda değerlendirildiğinde, aslında her iki ifadenin de suç sayılmaması gerektiği söylenebilir. Çünkü birisi AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan, diğeri de İşçi Partisi Genel Başkanıdır. Siyasi kimlikleri sebebiyle, her ikisi hakkında da eleştiri sınırı benzer şekilde geniştir. Bu itibarla, yapılan eleştiriler hoş görülebilir, sadece mukabil beyanlarla bu itham ve suçlamaların yersiz ve asılsız olduğu beyan edilebilir. Yani eşit şartlarda eleştiriye eleştiri ile mukabele edilebilir.
Farz edelim söz konusu ifadeler, AİHM’nin belirlediği eleştiri sınırlarını aşmaktadır. Burada Erdoğan hakkında yapılan, “hırsız, yolsuz, yobaz” şeklindeki nitelemelerin, Perinçek hakkında yapılan söz konusu nitelemelerden geri kalır bir yönü bulunmamaktadır. Birincisini eleştiri sınırları içerisinde görüp, diğerini tazminat ödemeyi gerektiren bir fiil olarak değerlendirmek, kendi içinde çelişki oluşturmaktadır. Bunun adı “çifte standart”tır. Yani, “benzer sözler Erdoğan hakkında söylenince meşru bir eleştiridir; Perinçek hakkında söylenince suç”. Bu, meşhur Of’lu Hocanın fıkrasını hatırlatmaktadır. Bu fıkrada, Trabzon’un Of ilçesinde yaşayan bazı kişiler sigaranın dini yönden hükmünü tartışırlar. Bir kısmı sigaranın helal, bir kısmı mekruh, bir kısmı da haram olduğunu ileri sürer. Tartışmayı neticelendirmek için Of’lu Hoca’nın yanına giderler ve meseleyi izah ederek sigara içmenin dinen hükmünün ne olduğunu sorarlar. Bunun üzerine Of’lu Hoca onlara şu cevabı verir:
“Tütünü Şiraz, çubuğu kiraz, lülesi Burgaz, içen de Laz olursa helaldir.
Ancak; tütünü çürük, çubuğu erik, lülesi kırık, için de Yörük olursa haramdır”.
Yani, Yargıtay, aşağılayıcı ve Mahkeme kararı ile sabit olmayan suç isnadını içeren bir itham Erdoğan hakkında yapılınca, söylenen sözleri eleştiri sınırları içerisinde görürken; benzer ithamlar Perinçek hakkında yapılınca, “bu ithamların manevi tazminat ödemeyi gerektirdiği” yönünde karar vermiştir. Bunun tutarlılıkla izahı mümkün değildir. Bu türden uygulamaların ifade hürriyeti bakımından ne oranda özürlü olduğu ayan beyan ortadadır.