2009’un Mart ayında yapılacak yerel seçimlerin yaklaştığı son günlerde, CHP Lideri Deniz Baykal’ın, bazı başörtülü/türbanlı ve çarşaflı bayanlara, altı oklu CHP rozeti takmasının yanında, “İnsanların özgürlüğü temel ilkedir ve insanlarımız gelenekleri, yetiştikleri aile ortamı, sosyal çevreleri, alışkanlıkları gereği şöyle ya da böyle giyiniyor olabilirler. Önemli olan insanların gerçek düşüncelerinin ne olduğudur. Bir insanın kıyafetinden, onun ne düşüncesini, ne ahlaki kimliğini çıkarmak doğru bir yaklaşım değildir. İnsanları tasnif etmemek, kılık kıyafeti ile hükme bağlamamak lazım. Bugün burada siz Türkiye siyasetine dayatılan bir yanlışı ortadan kaldırıyor, bir tuzağı kırıyor, bir oyunu bozuyorsunuz. Kimseyi sakalıyla, bıyığıyla, giyimiyle yargılamayın, herkes eşittir. Biz kimseye geleneğini bırak, örtünden vazgeç deme hakkına sahip değiliz. Kılığımız, kıyafetimiz şöyle olabilir, böyle olabilir; kime ne? Bizi kimsenin etkilemesine, kimsenin bizi tasnif etmesine, bizi etiketlemesine izin vermeyeceğiz. Hiçbir ayrım olmaksızın hepimiz eşitiz. Bunu içimize sindireceğiz. Biz insanların giyim kuşamıyla ilgili değiliz. Taşıdıkları değerlerle, savundukları ilkelerle ilgiliyiz. Bu görüntü, CHP çizgisiyle bir çelişki oluşturmaz. Tam aksine, bu bir kırılma noktasıdır. Örtülü kadınlarımız, zincirlerini kırıyorlar. (Çarşaflı bayan)’ların arkasında pırıl pırıl aydınlık bir kalp var” şeklinde sarf ettiği sözler, oldukça radikal bir politika değişikliğini yansıtmaktadır.
Peki, bu ne anlama gelmektedir?
CHP’nin bu tutumu, -samimi olsun ya da olmasın önemli değil- ciddi bir değişimi yansıtmaktadır. Bu, CHP’nin 1940’lı yılların sonlarına doğru izlediği Demokrat Partiyi siyasi politikalarla dengeleme şeklindeki yönelimin yeni görünümüdür. Gerçi CHP’nin o dönemde sergilediği açılım ve klasik siyasetinde gerçekleştirdiği değişimin, “bu partiye, 14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde ne kazandırdığı” sorusunun cevabı, bu parti lehine tatmin edici nitelikte olmayabilir.
Ama bu açılım, CHP’nin tek parti döneminde sergilediği “toplumsal taleplere karşı duyarsızlık” siyasetini terk ederek, çok partili siyasi hayatta “halkın belirleyiciliği” gerçeği karşısında, “toplumsal taleplere karşı duyarsız kalmama, onlara siyasi Saiklerle olumlu cevap verebilme” şeklindeki siyasi yönelimini ortaya çıkarmaktadır. CHP, belki de, 1950 seçimlerinde, seçim öncesi açılımlarından beklediği neticeyi tatmin edici boyutta alamadığı inancının da tesiriyle, uzunca yıllar klasik siyasetini sürdürmeyi yeğlemiş, gerek 28 Şubat döneminde, gerekse 2002 genel seçimleri akabinde, bu klasik siyasetini daha da sertleştirerek sürdürmeye devam etmiştir.
CHP’nin, uzunca bir süreden beri inatla başörtüsüne ilişkin yasağın devam ettirilmesi için bütün varını-yoğunu ortaya koyan katı mücadeleci siyaseti sürdürmesi; bu yasağın kaldırılmasını, laikliğin ciddi anlamda tehlikeye düşmesiyle özdeşleştirmesi; başörtüsünün bireysel hak ve hürriyet ile hiçbir alakasının olmadığını defaatle söylemesi; “türban, Kur’an-ı Kerim’in emri değildir. 1400 yıllık İslam tarihinde türbanın yeri yoktur. Yerli değil dışarıdan ithaldir” şeklinde söylemlerde bulunması karşısında, son günlerde, toplumun yaklaşık %70’nin hassasiyetlerine tercüman olabilecek açılımları gerçekleştirmesinin, ayrıca, irtica, “Dinin ve dinsel duyguların istismarı”, otoriter laiklik ve Cumhuriyet ekseninde militanvari söylemleri terk ederek, AK Partiye yönelik “yolsuzluk ve usulsüzlük” eksenli yönelimlerde bulunmasının ciddi bir anlamı bulunmaktadır. Peki, bu ne anlama gelmektedir?
Cevap: CHP artık bir “siyasi parti” haline gelmenin işaretlerini vermektedir. Bu parti, tıpkı Anayasa Mahkemesi, Türk Silahlı Kuvvetleri ve diğer merkezi bürokratik kurumlar gibi kendisini, “otoriter laik Cumhuriyetin siyasi cenahtaki yegâne koruyucu kurumu” olarak görmekte idi. Diğer bürokratik kurumlar da bu konuda destekleyici bir işlev görmekte, CHP’nin bu misyonu ile bütünleşik tutumlar sergilemekte idi. Bu kapsamda CHP açısından halkın %70’nin talep ve hassasiyetlerinin çok fazla bir anlamı bulunmamaktaydı. Hatta bu talepleri, kendilerini korumakla görevli gördükleri “otoriter laik Cumhuriyet” için tehlikeli görerek, bunlara karşı çok ciddi bir mukavemet sergilemekte idiler.
AYM’nin 1989, 1991 ve 2008 yıllarında vermiş olduğu kararlarında, başörtüsü yasağının gerekçelerinin neredeyse bütününe yakınını, başörtüsü/türban şeklinde ifade edilen kadın giysisinin siyasi simge sayılması oluşturduğu, bu kararlarda, bu örtünme türünün, neden masum bir geleneksel örtünme şekli olmadığı ayrıntılı olarak anlatıldığı; “şayet başörtüsü serbest bırakılırsa üniversiteye çarşafla gelenler de çıkar” denildiği, AYM, bu kararlarında hala ısrarcı olduğu, TSK ve diğer merkezi bürokratik kurumların, bu konuya ilişkin görüş ve tutumlarında bir değişimin olduğuna dair kamuoyuna herhangi bir yansıma olmadığı halde, CHP, son günlerdeki söz konusu siyasi açılımları ısrarla sergilemektedir.
Bütün bunlar, CHP’nin bir Devlet partisi olmanın ötesine geçmek suretiyle, değişik toplumsal taleplere duyarlılık sergileyerek, oralardan da oy talebinde bulunmaya başlayarak, bir siyasi partiden beklenebilecek bir tutum sergilediği görülmektedir. Çünkü otoriter ya da totaliter rejimlere özgü olan “Devletle bütünleşik partiler” açısından toplumsal taleplerin çok fazla bir anlamı yoktur. Bu sistemlerde, partilerin program ve politikaları, merkezi bürokrasi tarafından devlete biçilen resmi ideolojik doğrular ekseninde belirlenir. Toplumsal talepler, bu ideoloji ile buluştukları oranda, bu talepler karşılanmış olur. Bu, aslında toplumsal taleplerin, adı geçen devlet partisi tarafından dikkate alınmasından ziyade, bazı toplumsal taleplerin, bu partinin politikaları ile örtüşmesi anlamına gelmektedir. Burada belirleyici etken unsur, bazı toplumsal taleplerin karşılanmasından ziyade, söz konusu partinin resmi politikalarıdır.
Çağdaş temsili demokrasilerin işleyişinde çok önemli bir yeri olan ve demokrasiler için onsuz olmaz nitelikte işlev gören siyasi partiler, kamusal hayata ve siyasete ilişkin talep ve tartışmaların önde gelen özneleri ve taşıyıcılarıdırlar. Nitekim AYM de, AK Parti hakkında verdiği hazine yardımından yoksun kılma kararında, “Temsili parlamenter demokrasinin temel özelliği, parlamentonun toplumdaki siyasal eğilimleri yansıtabilmesi, karar sürecinin kamuya açık özgür müzakerelerde belirlenmesi ve siyasal ve hukuksal hesap verilebilirlik ilkelerinin mevcut olmasıdır. Temsili parlamenter sistemin etkinliğini ve işlevselliğini siyasi partiler sağlar. Özgür siyasi partilerin olmadığı bir sistemin demokrasi olarak nitelendirilmesi kabul edilemez. Çünkü siyasi partiler olmaksızın, toplumsal talep ve beklentilerin siyasal direktifler biçiminde somutlaşması, ulusal iradenin oluşması, toplumsal barışın sağlanması ve devlet yönetiminin halka dayanması mümkün değildir” demektedir.
CHP’ki son yönelimlerin, AYM’nin bu tespitleri ile örtüşerek, bu partinin demokratik hayatın vazgeçilmez bir unsuru olarak işlev gören bir siyasi partiye dönüştüğünün belirtileri olduğu söylenebilir. Artık bu partinin de, toplumsal talepler karşısında, içten gelen reflekslerle tepki vermekte, siyasi iktidarı etkilemenin ve elde etmenin yolunun toplumsal talepleri karşılamadan geçtiğini idrak etmiş olduğu görülmektedir.
CHP’nin bu tutumunu sürdürmesi, kendisi kadar Türkiye’nin de hayrına olacağı, bu yolla demokrasinin daha da derinleşerek istikrar kazanacağı kanaatindeyim.