Örneğin marka takılma, klasik giyin, bütçeni zorlama başkalarına özenme.
El kundura giyer gönden, ben çarık giyerim o da gönden. El makarna yer undan, ben mantı keserim o da undan. Bu felsefeyle gelmedik mi bu günlere?
İnsanoğluyuz rahatı gördükçe daha rahat günlerin yollarını ararız.
Hele şöyle bir düşünelim, gömleklerin yakasını ters yüz ettiğimiz günleri ne tez unuttuk. Yırtık giymek ayıptı ama yamalı giymek ayıp değildi.
Yıl 1950, Türkiye’nin nüfusu 12 milyon. Devir kara saban devri… Türkiye topraklarının yarısı boş, işlenmiyor. Ama Türk milletinin bekası hep önde gidiyordu. Milletin özentisi de yoktu herkes halinden memnun çünkü hilesiz hurdasız kendi ürettiğini kendi yiyordu.
O zamanlar traktör, eder, kepçe henüz Türkiye’ye girmemiş; Avrupa Birliği içimize girmemiş; pan-islamizim, pan-Türkizm ve hilal-haç düşmanlığı devam ediyor; Kopenhag kriterleri diye bir gailemiz yok ve sayın başbakanımız henüz dört yaşında. Türkiye’de ne sendikacılık ne de SSK mevcut yani anlayacağınız ardıç kadı, çalı müftü!
Ey millet daha ne istiyorsunuz? Avrupa Birliği’ne gireceğiz inşallah paramız çok olacak. Biraz sabredin, hele bir eskiye dönelim sabah kahvaltısında pekmez turşuyu bir görelim…
Blujeani bir terk edelim, esnafın tabelaları bir Türkçeye dönüşsün, hele yine de sağ olsun başbakanımız her yıl yüzde üç yüzde dört zam vermiyor mu?
VALLA inkar edenin gözüne durur, güzel hükümet güzel zam.
Vatandaş olarak ben halimden memnunum, memnun olmayanlar düşünsün.
Allahtan korkun! Bu zamana kadar bu ülkeye boylu boslu bir Başbakan geldi mi?
Hadi geldi deyin!