Bu algılama sapması giderilmediği müddetçe daha çok tartışma yaşanır. Eski TCK’nın 159. maddesinin yerine getirilen yeni TCK 301 değişir ya da kalkar, yerini 305 ya da uygun görülen bir diğer madde alır. Tıpkı geçmişte kaldırılan 163. madde yerine 312. maddenin zorlama yorumlarla ikame edildiği gibi. Veya 141 ve 142’nin kaldırılmasından doğduğu düşünülen boşluğun, Terörle Mücadele Kanunu ile doldurulmaya çalışıldığı gibi.
Ülkemizde uygulamada sorunların yaşandığı gerek TCK’nın 301. maddesi, gerekse düşüncenin suç haline getirildiği diğer bazı cezai normların değiştirilmesi ya da kaldırılıp kaldırılmaması konularında yoğun tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmaların tarihi pek yeni de sayılmaz. Eski Ceza Kanunu zamanında 141., 142., 163., 159. ve 312. maddeler ile Terörle Mücadele Kanununun bazı maddeleri yıllardır tartışılmıştır. Yeni TCK’nın benzer bazı maddeleri de hâlâ tartışılmaktadır. Bir kesim, bunların tamamen kaldırılmasını savunurken, bir kesim de ifadelerin belirginlik sağlanacak şekilde değiştirilmelerini savunmaktadırlar. Diğer bir kesim de, bu hükümlerin varlığının aynen sürdürmesi gerektiğini ileri sürmektedirler.
Bir ara, yazar Orhan Pamuk’un “Türklüğü alenen aşağılamak” suçundan yargılanması sırasında yaşananlar üzerine aralarında Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Gençay Gürsoy, Müjde Ar, Alaaddin Dinçer’in de bulunduğu 169 yazar, gazeteci, sanatçı ve akademisyen bildiri yayımladı. Bildiride Pamuk’a yönelik düzenlenen saldırılar kınanırken, TCK'nın “Türklüğü, askeri, hükümeti Cumhuriyeti aşağılamak” suçlarını düzenleyen 301. ve “Temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama” başlığıyla düzenlenen 305. maddenin kaldırılması istendi. Bunu daha başka kampanyalar izledi.
Peki, bütün bu maddelerin kaldırılması sorunu temelden çözmek için yeterli midir? Veya bütün bu normların varlığını sürdürmesi halinde, demokratik bir çözüm yolunun bulunabilmesi mümkün müdür? Diğer bir soru: “Acaba tek sorun, bu maddelerin varlığı mıdır”. Şimdi ben burada normların varlığından ziyade, gerek normların varlığının, gerekse uygulamada yaşanan sorunların kaynağını oluşturan bir hususa değinmek istiyorum. Ve asıl sorunun kaynağının da burada aranması gerektiğini düşünüyorum. Bu sorunun aşılmaması durumunda, her ne kadar demokrasi ve hürriyet taraftarlarının baskın olması neticesinde, gerekli bazı değişiklik yapılsa bile, bazı hadiseler ve gelişmeler neticesinde, bu maddeler tekrardan geri gelebilir. Dolayısı ile elde edilecek başarı geçici ve yüzeysel olabilir.
Burada gerek Türkiye’de, gerekse benzer sorunların yaşandığı diğer ülkelerde yaşanan sorunların temelini şu oluşturmaktadır: Ülkede dirlik ve düzenin, barışın, huzurun sağlanması için benimsenen yöntemin arka planında yatan “iklim algılaması” oluşturmaktadır. Bu konuyu biraz açmak istiyorum.
Şayet bir beldede iklim kış ve hava da soğuk ise, her tarafta fırtına ve tufan hâkim ise, soğuk eksi 20, 25, 30’larda ise, bir evde yapılacak olan bütün şey, soğuktan korunmaya yönelik her türlü önlemlerin alınması yönünde olacaktır. Yazın olduğu gibi serinlemek amacıyla kapı ve pencereleri açmak bir yana, insanlar mümkün olduğu kadar iğne deliği kadar soğuk girecek açıkları bile kapatmaya çalışırlar. Kısacası izolasyon için gerekli her türlü tedbirler alınır. Bu ortamda bile, bir şeye mani olunmaz: “Güneşin içeri girmesi”. Hatta, “güneş girmeyen eve doktor girer” atasözünde olduğu gibi, mümkün mertebe güneşin içeri girmesi amaçlanır.
Yaz mevsiminde ise, aksi yönde çabalar gerçekleşir. Serinlemek için kapılar pencereler açılır, nerede bir serinlik varsa insanlar oraya sığınmak ister. Takınılan tavır ve davranışlar tam aksi yönde gerçekleşir. Dolayısıyla iklimler, insanların tutum ve davranışları konusunda belirleyici olur. Bir iklimde makul olan bir davranış, diğerinde yadırganabilir. Yazın her tarafın kapatılarak içerisinin çekilmez derecede fırına çevrilmesi ile kış mevsiminde aşırı soğuklarda bütün kapı ve pencerelerin açılması benzer bir yaklaşımı yansıtır.
Bir de yaz ya da bahar mevsiminde iken yoğun kış mevsimi varmış algılaması ile kış mevsimine özgü önlemlerin alınması olgusu ortaya çıkabilmektedir. Bakmışsın insanlar yaz ya da bahar ortasında, kapıları, pencereleri kapatıyor, kalın kışlık kazaklar giyiyor, kabanlarla dolaşıyorlar. Maksat vehmettikleri kış mevsiminin olumsuz tesirinden korunmak. Ama bunun neticesinde olan şey, hayatın çekilmez bir hal almasıdır.
Ülkelerde yaşanan olağan ya da olağanüstü dönemlere ilişkin oluşan şartlar, temel hak hürriyetler için yaz ya da kış mevsimleri gibidir. Şayet olağan döneme özgü şartlar varsa, hak ve hürriyetler için yaz iklimi hâkimdir. Mümkün olduğu kadar hak ve hürriyetlerin alanının genişletilmesine çalışılır. Bu, hak ve hürriyetlerin gelişimi için tam verimli bir ortamdır. Olağanüstü yönetim usullerinin uygulanmasını gerekli kılan hadiselerin meydana çıkmaya ve yaygınlaşmaya başlaması durumunda, artık hak ve hürriyetler için kış iklimi geliyor demektir. Olağanüstü yönetim usulleri, devletin normal hukuk düzeni kuralları ile karşılamasına imkân olmayan olağanüstü bir tehdit veya tehlike karşısında başvurduğu özel yönetim usulleridir. Artık birçok hak ve hürriyetin alanı daralır; bir kısmı kısıtlanırken, bir kısmı da durdurulur. 1982 Anayasasının 15. ve AİHS’nin 15. maddelerinde olduğu gibi. Olağanüstü rejim yönteminin benimsenmesine sebep olan olay ve gelişmelerdeki yoğunluk ve ağırlık oranında, kışın şiddetindeki artışta olduğu gibi, önlem ve sınırlamaların da şiddeti artacaktır. Biraz önce, en şiddetli kış ortasında bile, bir şeyin önüne geçilmediğinden bahsetmiştim: “Güneşin içeri girmesi”. Hatta insanların bütün çabalarının, güneşin içeri girmesi yönünde olduğunu belirtmiştim. İşte, gerek 1982 Anayasasının 15., gerekse AİHS’nin 15. maddesinde, en yoğun olağanüstülüklere rağmen bazı haklara (yaşama hakkına dokunulmaması, işkence ve kötü muamele yasağı, suç ve cezaların geçmişe yürütülmemesi, suçsuzluk karinesi, kişinin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanmaması ve bunlardan ötürü suçlanılmaması) dokunulması, bunların kısıtlanıp durdurulması men edilmiştir. Hatta güvence altına alınması öngörülmüştür. Tıpkı kış mevsiminde güneşin içeri girmesinin istenmesi gibi.
Bir de yukarıda belirttiğim “yaz ortasında kış varmış algılamasında” olduğu gibi, aslında olağan döneme mahsus şartlar mevcut olduğu halde, olağanüstü yönetimi gerektiren şartların var olduğu yönündeki yanlış algılamaların hâkim olması neticesinde, bir de bakmışsın olağanüstü yönetim usullerine mahsus önlemler ortaya çıkmaya başlamış. Bu zihniyetin bir neticesi olarak yaz ortasında bütün kapı ve pencerelerin kapatılmasında olduğu gibi, bu ortamda temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanması çabaları yoğunluk kazanmaya başlar. Bir kısmı hükümette ya da bürokraside yer alan etkili ve yetkili makamları işgal eden, bir kısmı medya ve Üniversite camiasında yer alan, bir kısmı da siyasi partilerde, sivil toplum örgütlerinde yer alan genişçe bir kesim, yaz ortasında kış şartlarından bahseder gibi, olağanüstü yönetimin uygulanmasını gerektiren vehmi ve hayali olay ve olgulardan, gelişmelerden, alınması gerekli önlemlerden bahsetmeye başlarlar. Tabiî olarak bu yoğun olağanüstülük bombardımanı altında uygulamadan makul sonuçlar beklemek pek de mümkün olmayacaktır. Nasıl akıllı bir adama, çok sayıda insanın kırk gün süreyle sürekli “sen delisin, sen delisin” dendiği zaman, o kişinin aklından şüphe etmeye başlaması mümkün ve muhtemel ise, bir ülkede de her ne kadar gerçekte olağan dönem için gerekli şartlar mevcut ise de, yukarıda bahsettiğim ve kamuoyunun belirlenmesi açısından da çok etkili güce sahip olan kesimlerin olağanüstü yönetim için gerekli şartların mevcut olduğu yönündeki yoğun sözlerinin, faaliyetlerinin, etkilemelerinin, bu yöndeki bilinçaltı şartlanmalarının tesirleri neticesinde, artık kamuoyunun bir kesimi (belki de büyük çoğunluğu), uygulayıcılar, kanun koyucuları, olağanüstü yönetim için gerekli şartların var olduğu yönde bir zanna kapılmaya, bunun gerektirdiği önlemleri uygun görmeye başlarlar. Artık siyah beyaz, beyaz siyah görünmeye, yaz mevsimi kış olarak, olağan dönem de olağanüstü dönem şeklinde algılanmaya başlar. Alınan önlemler, belli kesimlerde eleştirilse de, toplumda ya da belli etkili çevrelerde kabul görmez. Yetki sahibi herkes durumdan vazife çıkarmak suretiyle sahip olduğu yetkileri kısıtlama yönünde kullanmaya başlar. Hâkimler soyut kavramları hak ve hürriyetleri olağanüstü halin gereklerine uygun bir şekilde yorumlayarak, yani bu normları “hak ve hürriyet eksenli” okuma yerine, “amaç eksenli okuyarak” hak ve hürriyetlerin alanını daraltmaya başlar. Dahası bazı yetki ve güç sahibi olan kişiler, kanunların yetersizliğinden bahsederek, sahip oldukları gücü, belirli üstün değerleri korumak namına, meşru gördüğü amaçlarla, kanun dışı usullerle kullanmaya başlarlar. Toplumun bir kesimi, etkileşimin derecesine göre belki de büyük bir kesimi, bu kanun dışılıkları ya da amaç eksenli okumaları ve uygulamaları, içlerinden desteklemeye, en azından ses çıkarmamaya başlarlar. Toplum ve etkili çevrelerdeki bu hâkim duygu siyasi partileri de etkilemeye başlar. Onlar da, zahirde hürriyet ve demokrasi havarileri gibi görünseler de, popülist saiklerle gerekli adımları atmazlar. Bir kör dövüşüdür gider.
İşte ülkemizde de bu iklim algılaması hatasının olduğunu düşünüyorum. Bir kısmı vatanın bölünüp parçalanmak istendiği, bu yönde çok ciddi tehlikelerin bulunduğu, bir kısmı laikliğin ve cumhuriyetin ciddi tehlike altında olduğu yönünde argümanlar geliştirmekte, bu yönde yoğun tahişidat yapılmaktadır. Hatta yapılan birçok darbe bunların önlenmesi amacına yönelik olarak gerçekleştirilmiş, sık sık “askeri darbe olacak ha”, “bu yönde hazırlıkların olduğu duyumu ya da imasını ediniyoruz”, “askeriye içinde filan filan kesim gelişmelerden rahatsız” şeklindeki uyarılar bu olağanüstülüğü beslemektedir. Özellikle medyanın bir kesimi demokratmış gibi görünmekle birlikte, bu tür etkileşimlere aracılık edebilmektedir.
Kısaca ülkemizde yaygın bir şekilde yaz ortasında kış algılama yanılmasına benzer bir hatalı zihniyet sapması bulunmaktadır. Bu algılama sapması giderilmediği müddetçe daha çok tartışma yaşanır. Eski TCK’nın 159. maddesinin yerine getirilen yeni TCK 301 değişir ya da kalkar, yerini 305 ya da uygun görülen bir diğer madde alır. Tıpkı geçmişte kaldırılan 163. madde yerine 312. maddenin zorlama yorumlarla ikame edildiği gibi. Veya 141 ve 142’nin kaldırılmasından doğduğu düşünülen boşluğun, Terörle Mücadele Kanunu ile doldurulmaya çalışıldığı gibi.
Kısaca özetlemek gerekirse, ülkemizde benimsenmesi gereken çözüm yolu, bazı kanun maddelerinin değiştirilmesi ya da kaldırılmasından ziyade bu zihniyet sapmasının değişmesidir. Bu değişim yaşanmadığı müddetçe sorunlar varlığını sürdürür; bazen azalıp üzeri örtülse de, ortadan kalkmaz, şartların oluştuğu anda tekrardan alevlenir.