Öğretmenliğe başlarken bildiğim ve inandığım değerlerin gücünü yanımda hissediyordum. Onlardan aldığım enerji ile çıkmıştım bu yola.
Peygamber Efendimizin “ İlim Çin’de de olsa gidip alınız.” hadisine uyarak uzaklarda olan veya uzak gibi görünen bilgileri bulup çocuklarımızın yüreğine koymaya, onları alabildikleri kadar bilgiyle donatmaya çalışacaktım.
Hazreti Ali’nin “ Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” sözünde bahsedilen, köle olunmasa da saygı duyulan ve sevilen bir öğretmen olmaya, yaşayışımla, sözlerimle bir bütün olarak herkes tarafından sevilen bir öğretmen olmaya gayret gösterecektim.
Yunus Emre’nin “ İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır.” dizelerindeki hikmete uygun olarak okuyup meslek sahibi olmakla birlikte adam da olan öğrenciler yetiştirecektim. Vatanına, milletine, devletine ve ailesine faydalı işler yapan, niye okuması gerektiğini bilen gençler yetiştirecektim. Onları en iyi şekilde geleceğe hazırlayacaktım. Öğrencileri bu yolda ilerletirken kendim de onlarla birlikte omuz omuza yürüyecek, belki de kendimi yeniden keşfedip hatalarımı görecektim.
“Ağaç yaşken eğilir.” diyen atalarımızın izinden giderek hiç vakit kaybetmeden, bugünün işini yarına bırakmadan, bir günümüzü bile boşa geçirmeden çocuklarımızı; sevgi hamuru ile yoğurarak onlara en güzel şekli verecektim.
Atatürk’ün “ Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Ve “ Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” sözlerindeki mesajı gayet net olarak anlayıp bu mesaj doğrultusunda öğrenci yetiştirmeye çalışacaktım. Onları, tarihine sahip çıkan, geleceğe güvenle bakan bilinçli bireyler olarak yetiştirecektim.
Bu yoğun duygular içinde, Kahramanmaraş’ın Merkez ilçesine bağlı bir köyde başlamıştım göreve. Büyük bir şevk ve heyecanla çıkmıştım yola; ama ürkek bir çocuk gibiydim. Ne yapacağımı, nasıl davranmam gerektiğini hiç bilmiyordum. Bize okullarda öğretilen bilgilerden daha farklı bir dünyaya açmıştım gözümü. Öğretmendim; ama öğretmenliğin “ Ö “sünü bile bilmiyordum.
Öğrencilerle ilk buluşmamız evlere şenlikti. Ben acemi, onlar acemi birbirimize bakıp duruyorduk. Onların hangi seviyede olduklarını, ne istediklerini, ne yaptıklarını anlayamazdım. Kırk dakika olan bir ders saati bana çok uzun geliyordu. Bir konuyu ne zaman, nasıl anlatacağımı bilemiyordum. Öğrencilerin ilgisini çekmekte ve canlı tutmakta zorlanıyordum. Kendimi yeni yürümeye başlayan bir bebek gibi hissediyordum.
Hamdolsun ki, geçen yıllara baktığımda bu yılların boşa geçmediğini görüyorum. Yirmi yıl boşa geçmedi, önümüzdeki yıllar da boşa geçmeyecek. Artık kendimi tecrübeli bir öğretmen olarak görebiliyorum. Bilgi ve tecrübelerim hep değişti. Ben de değişmeyen tek bir şey var. Öğretmenliğe ve öğrencilere duyduğum sevgi. Bu sevgi, hiç bitmeden benimle birlikte mezara kadar gidecektir.
Ne mutlu ki bana, ben bir öğretmenim. Dünyaya tekrar gelsem, hiç tereddüt etmeden yine öğretmen olurdum.
Ali SAÇAK