İddianamede, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın kapatma istemine dayanak olarak gösterdiği 400’ü aşkın delilden büyükçe bir bölümü titiz bir inceleme neticesinde dikkate alınmamış; bunlardan sadece 30 fiil karara esas alınmıştır. Diğer fiillerin delil olarak kullanılmamasına ilişkin genel bir açıklama yapılmıştır. Bu açıklamalarda yer verilen hususlar, açılan dava ile alâkalı ciddi uyarılar içermekte; kapatma davasının ciddi bir dava olduğu, bundan sonra açılacak kapatma davalarında daha dikkatli ve titiz davranılması gerektiği yönünde mesajlar verilmektedir. Bu açıklamaya göre: “Bu delillerden bir kısmının gazetelerde veya internet sitelerinde yer aldığından farklılaştırılmış biçimde iddianameye alındığı ya da eksik ve parçalı biçimde aktarılmış olduğu; bir kısmının vaki olmadığı ya da sübut bulmadığı; bir kısmının farklı gazetelerde farklı içerik ve uzunlukta yer aldığı ve davalı parti tarafından da kabul edilmediği; bir kısmının yalnızca belirli bir yayın politikası olan gazete ve/veya internet sitelerinde yer aldığı, herhangi bir ses veya görüntü kaydıyla desteklenmediği, farklı ya da karşıt gazete ve/veya internet sitelerinde de yer almadığı; bir kısmının hukuksal inceleme konusu olmayan öznel yorumlardan oluştuğu” görülmüştür.
BAŞSAVCIYA UYARI
Bütün bunlardan, açılan kapatma davasında, bir yandan sanki Cumhuriyet Başsavcısı’nın kişisel siyasi/ideolojik saiklerle hareket ettiği, bunun neticesinde de ciddi bir araştırma yapmaksızın alelacele bu iddianameyi düzenlediği, bunu yaparken de büyük bir özensizlik sergilediği görülmektedir. Kararda yer alan bu tespitlerin, “bir siyasi parti hakkında kapatma davası açmanın ciddi bir iş olduğu; bunun çok ciddi ve titiz araştırma ve soruşturma neticesinde yapılması gerektiği; dikkat ve özen gerektiren bir iş olduğu” yönünde Cumhuriyet Başsavcılığı’na yönelik esaslı bir uyarı mesajı niteliği taşımaktadır.
Artık Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, bir parti hakkında kapatma davası açarken, siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarından olduğunu dikkatli bir şekilde göz önünde bulundurması, dava esas alınacak delillerin seçilmesinde daha dikkatli olması, siyasi/ideolojik saiklerle hareket edildiği izlenimi verilmeksizin, delil değeri olmayan verilerle, demokratik düzenin asli unsuru olan siyasi partileri gereksiz yere kapatma davaları ile taciz etmemesi gerekir.
Karardaki bir diğer olumlu yön de, “demokratik siyasi hayatın işleyişi” konusunda doğru tespitlerin yapılmış olmasıdır. Kararda şu ifadeler yer almaktadır: “Demokrasi, demokratik düzen ile bu düzenin meşruiyet kaynağı olan toplumun beklentileri ve talepleri arasında karşılıklı etkileşimi zorunlu kılar. Demokratik siyasal düzen halkın değer ve adalet tasavvurlarını dikkate alarak, sosyal, ekonomik ve kültürel karşıtlıkları, en azından halkın çoğunluğunun onayını alacak tarzda çözer. ... Siyasi partiler olmaksızın, toplumsal talep ve beklentilerin siyasal direktifler biçiminde somutlaşması, ulusal iradenin oluşması, toplumsal barışın sağlanması ve devlet yönetiminin halka dayanması mümkün değildir.”
Fakat Karar, gerek bu doğruların uygulanması ve delillerin değerlendirilmesinde, gerekse laikliğe ilişkin belirlemelerde ciddi eleştiri unsurları içermektedir. Bu yönü itibariyle karar, AYM’nin referans olarak yer verdiği “AYM’nin yerleşik içtihatlarında anayasada öngörülen demokrasinin klasik ve çağdaş batı demokrasisi biçiminde anlaşılması gerektiği kabul edilmektedir” şeklindeki belirlemesi ile çelişmektedir. Çünkü günümüzde “klasik ve çağdaş batı demokrasisi” ile kastedilen hukuk devleti ile de bütünleşen çoğulcu temele dayalı anayasal demokrasidir.
MİLİTAN DEMOKRASİ EVRENSEL OLAMAZ
AYM’nin kararında esas aldığı demokrasi, “halkın büyük bir kesimi ile mücadele ederek onları sırf düşüncelerinden dolayı siyasi hayatın dışına itmeye çalışan, dinî dogmaları bertaraf etme adına bir takım anayasal doğruları dogmalaştıran, laiklik ve demokrasi ilişkisinde otoriter bir laiklik esasını benimseyen, bu kapsamda din ve vicdan hürriyetinin alanını genişletmeye yönelik bazı çabaları laikliğe aykırılık olarak değerlendiren militan laik demokrasi”dir. Bu demokrasi telakkisinin, kararda da sözü edilen klasik ve çağdaş Batı demokrasisi ile uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmamaktadır. Burada yapılan, sadece bir göz boyama, içini militan laik demokrasi ile doldurup, üzerini klasik ve çağdaş batı demokrasisi kılıfı ile örtme, bununla kararını meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir.
Kararda bir yandan “siyasi partiler olmaksızın, toplumsal talep ve beklentilerin siyasal direktifler biçiminde somutlaşması, ulusal iradenin oluşması, toplumsal barışın sağlanması ve devlet yönetiminin halka dayanması mümkün değildir” denirken, diğer yandan da bir siyasi partinin, çok ciddi bir toplumsal talep olan eğitim ve öğretim hürriyeti ve din ve vicdan hürriyetine yönelik talepleri dillendirmesini, bu yönde işlemler yapmasını Anayasal suç sayarak kararına gerekçe yapması, kendi içinde çelişki teşkil etmektedir.
İFADE HÜRRİYETİ KISITLANAMAZ
Diğer yandan ifade hürriyetine ciddi manada vurgu yapılırken, din ve vicdan hürriyeti ile eğitim ve öğretim hürriyetinin alanını genişletmeye yönelik bazı beyanların –bunlar AYM tarafından da tespit edildiği üzere şiddeti içermedikleri sabit olduğu halde- suç kabul edilmesi de çelişki arzetmektedir. Bunun anlamı şudur: “Evet ifade hürriyeti vardır; ama bu, din ve vicdan hürriyetinin bir gereği olarak başlarını örtenlerin eğitim ve öğretim hakkını savunmak, bu amaca yönelik girişimlerde bulunmak suçtur.” Bu, aynı zamanda şiddeti içermeyen dinî temelli bir düşüncenin cezalandırılması ve suç sayılması demektir. “Klasik ve çağdaş Batı demokrasileri”nde, ne siyasi/felsefi temelli, ne de dini temelli düşüncelerin suç sayılıp (düşünce suçu) cezalandırılmasının yeri yoktur.
YASAMA GÜCÜNÜN ÖZÜ YOK EDİLMİŞTİR
Bu kararla, yasama sorumsuzluğunun özü yok edilmiştir. AYM’ye göre: “Bir partinin milletvekilleri parlamento çalışmalarında da anayasanın 68/4 fıkrasında ifadesini bulan temel ilkelere aykırı eylem ve söylemleri yoğun biçimde gerçekleştirebilirler. Meclisteki beyan ve eylemleriyle özgürlükçü demokratik düzeni ortadan kaldırma amacı açıkça saptanabilen ve bu amacı gerçekleştirmeye dönük anayasa dışı yöntemleri savunan bir milletvekilinin yasama sorumsuzluğundan yararlanması Anayasanın 84. maddesinin amacıyla bağdaşmaz.” Bu gerekçede, AYM, yasama yetkisini üzerine alarak, yasama sorumsuzluğuna bir istisna getirmektedir. Oysa yasama sorumsuzluğunun düzenlendiği 83. maddede hiçbir istisnaya yer verilmemektedir. Bu istisna bizzat AYM’nin yorumundan ortaya çıkmaktadır.
Bu yorumlu istisnanın çok vahim sonuçları ortaya çıkacaktır. AYM’nin bu kararında belirttiği gibi “yasama sorumsuzluğunu öngören bu düzenleme ile meclis çalışmalarında ulusal istencin en iyi biçimde yansıtılması ve milletvekillerinin görevlerini hiçbir etki altında kalmadan yapabilme olanağının sağlanması amaçlanmıştır.” Doğru olan bu tespitle AYM’nin bu tespiti hiçe sayan yasama sorumsuzluğuna ilişkin “istisna” önerisi çelişmektedir. Hatta bu durum, AYM’nin söz konusu tesbitini işlevsizleştirmektedir. Çünkü yasama sorumsuzluğunu ortadan kaldıran “68/4. fıkrada ifadesini bulan temel ilkelere aykırı eylem ve söylemler”in ne olduğu o kadar belirsiz, kapsamı o denli geniş ki, artık Meclis çatısı altında neler söylenebilir, bunu tesbit edebilmek mümkün değildir. Hele AYM, bu kavramları tamamen otoriter ve militan demokrasi zemininde tanımlayıp içeriğini ifade hürriyetini alabildiğine daraltıcı yönde belirleyince, artık yasama sorumsuzluğunun içeriği tamamen boşaltılmış olmaktadır.
ÖZGÜRLÜK FARKLI DÜŞÜNEBİLMEKTİR
AYM Başkanı Haşim Kılıç, karara ilişkin “karşıoy gerekçesi”’ne, Rosa Luxemburg’dan alıntı yaptığı; “Özgürlük, yalnızca ve daima farklı düşünenlerindir” sözü ile başlamıştır. Ben de burada AİHM’nin bazı kararlarında yer alan şu ifadeye yer vermek istiyorum: “Düşünceleri ifade hürriyeti sadece olağan karşılanan zararsız ya da önemsiz görünen bilgilerin ya da düşüncelerin ifadesi açısından değil, tam tersine, ayrıca devlete ve toplumun belirli bir bölümüne ters gelen, şoke eden ve rahatsız eden düşüncelerin ifadesi açısından da geçerlidir ve demokratik toplumun belirleyici unsurlarını oluşturan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik bunu gerektirir.” Merak ediyorum, AYM’nin bu kararı neticesinde, milletvekilleri TBMM çatısı altında neleri dillendirebileceklerdir. Bu durumda şu dramatik sonuç ortaya çıkacaktır: “Başta başörtüsü serbestisi, meslek liselerinde uygulanan katsayı uygulaması olmak üzere anayasanın 68/4. fıkrasında ifadesini bulan temel ilkelere aykırı olduğu düşünülen bir düşüncenin, siyasi parti mensubu olmayan kişilerce, basın ya da diğer yollarla ifade edilmesi suç değil iken, aynı düşüncelerin siyasi partilerce, TBMM çatısı altında ya da dışarıda herhangi bir şekilde ifade edilmesi suç sayılmaktadır.” AYM, bu Kararıyla, artık TBMM çatısı altında ifade hürriyetine son vermiş olmaktadır.
KARAR AK PARTİ’NİN DEĞİL 411 VEKİLİN
Kararın gerekçelerinden biri de, Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerine yönelik anayasa değişikliğidir. Anayasa Değişikliği Kanunu, AK Parti’nin değil, TBMM’nin tasarrufudur. Bunun çıkarılmasında AK Parti yanında, MHP, DTP ve bazı bağımsız milletvekillerinin katkı sağladıkları görülmektedir. Hatta bu kanun, sadece AK Parti’li milletvekillerinin oyu ile kabul edilmiş olsa bile, bu, artık TBMM’nin tasarrufudur. Bundan AK Parti’yi sorumlu tutmak mümkün değildir. Çünkü TBMM, kendisini oluşturan partilerden ayrı bir tüzel kişiliktir. TBMM’nin bir tasarrufundan AK Parti’yi sorumlu tutmak, ceza hukukunun bir temel ilkesi olan “herkesin kendi fiilinden sorumlu olması” ilkesi ile esaslı bir şekilde çelişme arz eder.