Almanya’da kurulu bulunan Deniz Feneri Derneği hakkında Frankfurt Eyalet Mahkemesi’nde “toplanan bağışların usulsüz olarak harcandığı” iddiasıyla açılan Deniz Feneri e.V. davası 17.09.2008 günü sonuçlandı. Bu kararda, Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş ve Mehmet Taşkan hakkında çeşitli cezalar verildi. Hâkim Johann Müller, gerekçeli kararda bu davanın Almanya’nın en büyük bağış skandalı davası olduğunu belirterek, daha önce çok ses getiren UNICEF Almanya davasını dahi geçtiğini söyledi.
Alman polis şefi, davaya bakan hâkim ve iddianameyi düzenleyen savcı, usulsüzlüğün Almanya’daki kısmının, sadece buz dağının görünen kısmı olduğunu belirtmiştir. Hâkim Müler, Mehmet Gürhan, ilgili dernekte yönetici olmakla birlikte bu kişinin büyük orandan Türkiye’den yönlendirildiğini; karar verme konusunda tek yetkilinin kendisi olmadığını; Türkiye’de Zekeriya Karaman’ın ön plana çıkmakta olduğunu belirtmiştir.
Dolayısıyla bu kararda, usulsüzlüğün Almanya ayağı yanında Türkiye ayağının da bulunduğu, bu kararla, ihtilafın sadece Almanya ayağının çözülmüş olduğu anlaşılmaktadır.
Hükümet adına yapılan açıklamalara göre, olayın iki bölümü bulunmaktadır: İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı konu ile alakalı gerekli incelemeleri yapmaktadırlar. Ayrıca Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatılmıştır.
Karar verilmezden önce ve verildikten sonra yapılan eleştiri ve değerlendirmelerin salt hukuki mecrada kalmadığı görülmektedir. Bu dava ve karara ilişkin gelişmeler ekseninde hukuki, siyasi ve toplumsal olmak üzere çeşitli sonuçlar ortaya çıkmıştır. Bu sonuçların Türkiye açısından önemine binaen, konuya ilişkin bazı değerlendirmeler yapmak istiyorum.
Bir kez bu dava, Türk kamuoyuna Başbakan Tayyip Erdoğan ile Türkiye’nin en büyük medya patronu Aydın Doğan arasında şiddetli çatışma zemininde gündeme gelmiştir. Bir taraf bu dava ile AK Parti arasında ilişki kurmaya çabalarken, diğer taraf bu ilişkilendirmenin arka planı üzerinde şiddetli vurgu yapmıştır. Bu gelişmeler sebebiyle konuya ilişkin sağlıklı değerlendirme zemini kaybolmuş, genellikle eleştiriler, bu çarpık kamplaşma zemininde sürdürülmüştür. Artık bu zeminde, sağlıklı bir şekilde tartışabilme ve medyadan edinilecek bilgilerle doğruya erişebilme imkanı büyük oranda ortadan kalkmıştır.
Türk toplumu, gerek benimsemiş olduğu inanç temelli değerler, gerekse insaniyet perverliği sebebiyle yardımlaşmacı bir toplumdur. Bu toplum, yıllar yılı bu hasletin inanılmaz derecede faydalarını görmüştür. Dahası, Türkiye’de yaşanan değişen şiddetlerdeki ekonomik krizler, bu sayede az zararla aşılmış, Türkiye’de Arjantin’de yaşanan yağmalama hadiseleri yaşanmamıştır. Ayrıca bu yardımlaşma faaliyetleri, Anayasamızın değişmez ilkelerinden birisi olan “sosyal devlet”i besleyici yönde bir işlev de görmektedir. Yardıma muhtaç kişilerin koruma altına alınması ve onlara yardım edilmesi sadece devletten beklenen bir sosyal hizmet değildir. “Sivil toplum kuruluşları” şeklinde de ifade olunan devlet dışı örgütlenmelerin bu konularda büyük yardımları olmaktadır. Devletin çeşitli sebeplerle ulaşamadığı toplumsal alanlardaki bazı ihtiyaçlar bu yolla kısmen de olsa giderilebilmektedir.
Geçmişte yardımların layık oldukları yerlere ulaşması için oluşturulan örgütlenmelerle bu yardımlar, muhtaç kişiler minnet altında bırakılmaksızın, üzülerek rencide edilmeksizin yapılmıştır. Burada temel esas, yardımların layık oldukları yerlere ulaşmasıdır. Bu konudaki en ufak tereddüt, şüphe ve güvensizlik, bu yapılanmanın sonu anlamına gelecektir. Bu olay, yardımlaşmaya ilişkin yapılanmanın temelini oluşturan “güven duygusu”nun dibe vurmasına sebep olmuş; bundan Türk toplumunun yardım severliği büyük ölçüde zarar görmüştür. Tartışmalarda yeterli özen gösterilmediği için, tekrardan bu örgütlenmenin aslına uygun bir yapılanmaya dönüşmesi, toplumda yeterli desteğin sağlanabilmesi oldukça zor görülmektedir.
Yardımlaşma faaliyetlerini yürüten tek dernek Deniz Feneri değildir.
Bu hadise sebebiyle yapılan özensiz eleştirilerin yardımlaşma derneklerinin bütününü yıpratacak bir kampanyaya dönüşmesi halinde, bunlar bütün olarak esaslı bir şekilde yara alacak; yapılan yardımların layık oldukları yerlere ulaştırılması konusundaki tereddüt ve güvensizlikler, bu mekanizmanın aksamasına yol açabilecek; neticede, çoğu zaman avuç açmayı kendisi için onur kırıcı gören gerçekten yardıma muhtaç insanlar, daha da zor durumda kalabilecektir.
Bütün zorluklara rağmen, ortaya çıkan tahribatın giderilmesi tamamen imkansız değildir. Şayet iddia edildiği gibi, bu yolsuzluğun Türkiye bağlantısı mevcut ise, yardımlaşma ve iyilikseverlik hissiyatının canlı bir şekilde sürdürülebilmesi, bu yolla yardımların güvenle layık olduğu yerlere ulaştırılabilmesi için, Türk makamlarınca ne gerekiyorsa yapılması, bu çirkin olayı yapanlar cezalandırılarak kirli unsurların tasfiye edilmesi gerekir. Türkiye bir hukuk devleti ise burada “Allah cezalarını ve belalarını versin” temennisi ile yetinilmemelidir. Aksi takdirde, bu olay sebebiyle toplumun onarılmaz bir şekilde yaralanan bu hasleti, yaralı haliyle devam edecektir.
Muhalefet partileri, mahkeme kararında yer almadığı halde, sürekli AK Parti ve Başbakanı bu hadise ile bağlantılı olarak suçlamaktadırlar. Mehmet Gürhan, önce “Evet bana başbakana teslim edilmek üzere bu para verildi” demiş, daha sonra da bunu inkar etmiştir. Kararda ödemenin yapıldığını gösteren bir hüküm bulunmadığı gibi, Baş Komiser Alexander Böhm de, paranın Başbakan’a verilip verilmediği konusunda bir delile ulaşamadıklarını belirtmiştir. Ayrıca Başbakan da yaptığı açıklamalarla bu ödemenin tarafına yapılmadığını, Türk medyasında yapılan yayınlarda, iddianamede yer alan “Başbakanlık”a ifadesi tahrif edilerek “Başbakan”a şeklinde tercüme edildiğini belirtmiştir.
CHP Lideri Baykal, bütün bunlara rağmen, mahkeme kararı ile kesinleşmiş gibi kesin ve net suçlamalarda bulunmaktadır. Baykal’a göre: “Yardım topluyoruz diye Almanya’daki vatandaşlarımızdan, din, iman, insanlık demişler para almışlar. Parayı Türkiye’ye getirmişler. Para ile AKP siyasetini finanse etmişler. Bu kul hakkı yemek değil mi?”.
Bu çabaların siyasi bir amacı olabilir. Fakat isnat edilen suç, alelade bir davranış değil, AK Parti’nin kapatılması neticesini doğurabilecek nitelikte bir suçtur. Oysa Anayasanın 38. maddesine göre, “suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”. Bizde bu anayasal ilke pek işletilmemektedir. Burada Baykal’ın pervasız suçlamaları ile birebir örtüşen, Rahmetli Orhan Aldıkaçtı’dan işittiğim bir hadiseyi anlatmak istiyorum.
Bir tarihlerde İngiltere’de bir (erkek) kişi, varlıklı İngiliz kadınları ile diyalog kuruyor, onlarla bir arada yaşıyor. Parasal varlıkları bittikten sonra bu kadınlar ortadan kayboluyor. Bütün aramalara rağmen, kaybolan bu kişilerin izlerine bir türlü rastlanmıyor. En nihayet 29. kadın da ortadan kaybolduktan sonra, yapılan aramalar neticesinde, kaybolan kişiler, bu kişinin evini altında ölü olarak bulunuyor. Ertesi gün bir gazete: “29 kişinin kanlı katili yakalandı” şeklinde manşet atıyor. Daha sonra bu kişi hakkında idam talebiyle kamu davası açılıyor. Bu kişi de manşeti açan gazete hakkında, “suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” şeklindeki masumiyet karinesine istinaden tazminat davası açıyor. Yapılan yargılamalar neticesinde, önce ilgili gazete hakkında “masumiyet” ilkesi ihlal ettiği gerekçesiyle yüklü bir tazminata hükmediliyor, daha sonra da iddia edilen fiil sabit görülerek o kişinin idamına karar veriliyor.
Maalesef Baykal’ın AK Parti ve Tayip Erdoğan hakkında ileri sürdüğü suçlamaların bu örnekten pek bir farkı bulunmamaktadır.
Alman mahkemesine baskı yapıldığı iddiası bizzat iddianameyi hazırlayan Alman savcısı Kertsin Lotz ve Mahkeme Başkanı Johann Müller tarafından yalanlanmıştır. Müller, “Burası Almanya. Burada yargı bağımsızdır. Hiç bir şekilde baskı söz konusu değildir” diyerek, aslında bizdeki yargının siyasi etkileşim ve baskıya müsait olduğu yönünde bir mesaj da vermiş olmaktadır. Tabii ki bu hukuk devleti namına övünülecek bir durum değildir.
İddianamede Türkiye’de de adı “Deniz Feneri” olan bir derneğin varlığından söz edilmekle birlikte, bir suçlamaya yer verilmemiştir. Türkiye’de kurulu bulunan Deniz Feneri Derneği Başkanı Engin Yılmaz,. Almanya’daki dernekten üç yılda toplam 6 milyon 940 bin avro bağış aldıklarını kabul etmiş, ancak organik bağlarının olmadığını; tamamen ayrı iki dernek olduklarını belirtmiştir. Mahkeme kararında da, 8 milyon Avro’nun Türkiye’deki Deniz Fenerine gittiği belirtilmiştir.
Burada yapılan harcamalarda bir usulsüzlük var mı, bunun da soruşturma kapsamında açığa çıkarılması, şayet usulsüzlük yoksa, çok hayırhah hizmetler gören bu derneğin, isim benzerliğine kurban gitmesinin önüne geçilmesi gerekir. aksi takdirde, Almanya’daki derneğin cezasını buradaki de çekmiş olur.
Kısaca ifade etmek gerekirse, sırf siyasi ya da diğer saiklerle yapılan ölçüsüz ve özensiz eleştirilerin meydana getireceği tahrip, umulmadık ve beklenmedik menfi sonuçların ortaya çıkmasına sebep olabilecektir. Yapılması gereken, ihtilafın Türkiye ayağı da özenle incelenmeli; bu yapılırken de, sadece suçu sabit olanlar cezalandırılmalı; bu şekilde, toplumdaki yardımlaşma hissinin korunması konusuna azami derecede dikkat edilmelidir.
Aksi takdirde, ülkemizdeki çok güzel bir haslet olan yardımlaşma ve iyilik severlik uçup gidecek, bundan da en çok yine Türk toplumu zarar görecektir.