22 Mayıs 2012 Salı

27.09.2008 00:00:00 761  defa okundu.

Laiklik, Dine Şekil Vermek Değildir



Ben burada konuşmadaki dikkate değer bazı konular üzerinde durmak istiyorum. Burada hukuk devleti, laiklik, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı yanında, Locke ve Montesquieu'ye de yollama yapılarak, daha önceleri pek kullanılmayan ve temel hedef olarak bireysel hürriyetlere anayasal güvenceler sağlamak ilkesinden hareketle, hür olmayan toplumları hür toplumlardan ayırt edebilmenin ölçüsü kabul edilen "anayasal devlet" ilkesine yer verilmiştir. Pek sıklıkla kullanılmayan ve devlet iktidarının birey hak ve hürriyetleri lehine sınırlandırılmasını amaçlayan bu kavramın yargı mensuplarınca kullanılmasını önemsiyorum.

Konuşmada yer verilen bir diğer kavram da "anayasal demokrasi"dir. Bu kavram kullanılırken "çoğulcu demokrasi" ile "çoğunlukçu demokrasi" birbirine karıştırılarak çoğulcu demokrasi ile anayasal demokrasi arasındaki çatışmadan söz edilmiş, delil olarak da çoğunlukçu demokrasinin muhtemel bir neticesi olan "çoğunluğun tahakkümü" gösterilmiştir. Oysa çoğulcu demokrasi ve bunun temelini oluşturan çoğulculuk, anayasal demokrasinin de zorunlu bir gereğini teşkil etmektedir. Çoğulculukla anayasal demokrasi çelişmemekte, bilakis zorunlu olarak bir arada yer almaktadır. Bu özensizlik konuşmayı gölgelemiştir.

Gerçeker, laiklik gereği devletin bütün dinî inançlar karşısında tarafsız olduğunu belirtmiştir. Peki devlet, belli bir ya da birkaç dinî inanç karşısında siyasî, felsefî, ideolojik vb. dinî nitelikli olmayan düşünce ve inançların tarafı olabilir mi? Gerçeker'e göre, devlet, seküler düşünce ve inançların tarafıdır; devletin dogmalardan uzak, akılcı, bilime dayalı bir eğitim öğretim anlayışıyla, bireyin zihinsel ve psikolojik işlevlerinin özgürce olgunlaşması imkânları yaratarak seküler bir toplumu meydana getirmek gibi bir amacı mevcuttur. Oysa anayasal demokrasilerde devletin belli bir düşünce ya da inanç tarafında yer alarak kurgucu yöntemle yukarıdan aşağıya belli bir toplum inşa etmek gibi bir yükümlülüğü yoktur. Aksi takdirde çoğulcu temele dayalı anayasal demokratik devletin bir anlamı kalmaz.

Dini kuralları düzenlemek devletin işi değil

Burada çeşitli vesilelerle dile getirilen, "Hıristiyanlık dininde, dinî kurallarla laik kurallar arasında çatışma olmadığı, Musevilik ve İslam dininde ise dinî kurallarla laik kurallar arasında çatışma olduğu" belirtilmiştir. Bu ifade edilirken de kelimeler özensiz olarak kullanılmıştır. Akıl ile iman, laik kurallarla dinî inançlar arasındaki çatışmadan söz edilmiştir. Bu, zaten her dinin tabiatında mevcuttur. Değinilmesi gereken iman ya da inanç yerine dinî kurallarla laik kurallar arasındaki çatışma olmalıydı. Diğer yandan Hıristiyanlık ile laik kurallar ya da seküler düşünceler arasında hiçbir çatışmanın olmadığını söylemek, geçmişin hiç okunmaması ve bizde tekrarlanan müzmin hatanın yeniden teyit edilmesinden ibarettir. Geçmişte yaşanan Engizisyon uygulamaları, baştan sona Hıristiyanlığın belli bir yorumu ile bu dinin diğer yorum türleri, diğer dinler, mezhepler ve siyasî, felsefî inançlar ve seküler dünya görüşü arasında çatışmalarla; bu zeminde Hıristiyanlık inancı ve uygulamaları dışında kalanların hepsinin, bu dinle bütünleşen devlet eliyle yok edilmesi çabaları ile doludur. Bu uygulamalar kapsamında her türlü seküler düşünce, yaşam biçimi ve kurallar reddolunmuştur.

Gerçeker, laiklik ile İslam dini arasındaki çatışmanın nasıl giderileceğine de değiniyor. Buna göre: "Ayet ve hadisler, insan eşitliğini sağlamaya yönelik bir evrimin başlangıcı, ilk aşaması sayılırsa, zamanın şartlarına da uyulmasına cevaz bulunduğuna göre, kurallar bu evrimin amacına uygun biçimde yorumlanabilir ve o zaman laikliğin İslam inancı ile çelişmesi zaten söz konusu olamaz". Burada laiklik ile İslam dini kurallarının çatışması halinde laiklik günün şartları gereği mutlak doğru kabul edilerek, bu dinin kurallarının laiklikle uyumlu bir şekilde yorumlanması önerilmektedir. Oysa laik bir düzende bugün doğru olan yarın hatalı görülebilir. Bu durumda, İslam dini kuralları bugün itibarıyla doğru görülen laik düşüncelerle uyumlulaştırıldıktan sonra, bir başka gün değişikliğe uğrayan laik düşüncedeki değişim tekrardan İslam dinine yansıtılacaktır. Bu düşünce çok yönlü hatalarla doludur. Bir defa bu çelişmeyi kim giderecek? Devlet bunu yapacak denirse, laik devlette, devlet bu işi yapamaz. Diğer yandan, dini, bir dogma kabul edip, yerine laikliği koymak, dogmaların yerini değiştirmekten başka bir şey değildir. Bu, dinin tabiatı ile çelişmektedir. Dinî kurallar zamana göre belki yorumlanabilir, ama bunun ölçütü laik kurallar değil, dinî kuralların bütünü çerçevesinde geliştirilebilecek yorumlardır. Bu yorumlar laik kural ya da düşüncelerle uyumlu olabileceği gibi çelişebilir de. İllaki yorumlarla İslam dini kurallarının laik kurallarla uyumlulaştırılması çabası, bu dinin özünün zedelenmesi anlamına gelir. Bu durumda da, laiklik, siyasî ve felsefî bir inanç olarak dinî kuralların belirleyicisi konumuna getirilmiş olur.

Hemen her adli yıl açış konuşmasında tekrarlanan hususlardan birisi de yargı bağımsızlığıdır. Bu konu elbette önemlidir; yapılan vurgular yerinde ve ortaya konulan aksaklıklar ciddidir. Bu konuda geliştirilen önerilerin birçoğunun dikkate alınması gereklidir. Bu konuşmada yer verilen önemli bir husus da "yargının tarafsızlığı" ilkesidir. Konuşmada, yargının tarafsız olması gerektiği, bağımsız olmayan yargının tarafsız olamayacağı, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkelerinin birbirini tamamlayan ilkeler olduğu, yargıcın dış etkenlere karşı olduğu kadar kendisine karşı da bağımsızlık ve tarafsızlığını koruması gerektiği belirtilmiştir. Bazı yüksek yargı mensuplarının, yargının tarafsız olamayacağını iddia ettiği ve daha önceki adli yıl açış konuşmalarında pek değinilmeyen (tek istisna Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk) bu konuya burada ayrıntılı ve vurgulu olarak değinilmiştir. Yargının bağımsızlığı kadar tarafsızlığı da önemli olduğu, hatta yargının tarafsızlığı bağımsızlığından çok daha önemli olduğu; tarafsızlık olmadığı takdirde bağımsızlığın sağlanması, yargıçlar diktatörlüğünü ortaya çıkarabileceği için, yargının tarafsızlığı konusuna bu ölçüde vurgu yapılması çok ciddi bir gelişmedir.

AYM üyelerini birçok ülkede meclis seçiyor

Konuşmada önemle değinilen bir konu da anayasa yapımıdır. Hükümet tarafından gündeme getirilen ve Bilim Kurulu tarafından hazırlanan anayasa taslağı konusunda ciddi eleştiriler getirilmiştir. Bu eleştirilerde haklı olunan konular yer almakla birlikte, bu Anayasa'yı gerçek manada sorunlu kılan başta Başlangıç Kısmı olmak üzere bazı Anayasal hüküm ve kurumların sürdürülmesi istenmektedir. Özellikle Anayasa'nın Ruhunu teşkil eden ve onu birtakım belirsiz kavramlar üzerine oturan resmî ideolojiler yumağına dönüştüren Başlangıç Kısmı'nın aynen korunmasını istemek, bu kısmın değiştirilmesini Cumhuriyet'in temel ilke ve değerlerinin zayıflatılması olarak değerlendirmek, bu Anayasa'nın demokrasi özürlü olarak devamını savunmak anlamına gelmektedir. Diğer yandan AYM üyelerinin bir kısmının TBMM tarafından seçilmesi, yargıyı yasamanın etki alanına dahil etmek olarak değerlendirilmiştir. Oysa gelişmiş demokratik ülkelerde AYM gibi yüksek yargı organlarına yasama organınca üye seçilmesi hiçbir şekilde yargının yasamanın etkisi altına alınması olarak değerlendirilmemektedir. Bazı ülkelerde AYM üyelerinin bir kısmı değişen oran ve sayılarda yasama organlarınca seçildiği gibi, Federal Almanya'da AYM üyelerinin tamamı yasama organınca atanmakta, ABD'de Federal Yüksek Mahkeme üyeleri, ABD Başkanı ve Senato tarafından birlikte atanmaktadır. Bütün bunlar karşısında TBMM'nin AYM'ye üye seçmesine karşı çıkmak, medeni ülkelerdeki bu gelişmeleri dikkate almamak anlamına gelmektedir.

Konuşmada açıkça Ergenekon yapılanmasına değinilmemiş olmakla birlikte, yaşanan son olaylarla hukuk devleti ilkesinden uzaklaşmanın yarattığı boşluğun mafya türü çeteleşmelerle nasıl doldurulduğunu açıkça ortaya koyduğu, (militan demokrasinin gereklerine uygun olarak) devleti kurtarma düşüncesiyle bile olsa yanlışı yanlışla düzeltmenin topluma ne oranda zarar verdiği yönünde verilen mesajlarla Ergenekon yapılanması kapsamında gerçekleştirilen faaliyetlerin tasvip edilmediği belirtilmek istenmektedir. Bu ifadeler, aslında bu soruşturma ve yargılamaya destek niteliğinde olup bu konuda haklı olarak yargının rahat bırakılması, yargıya güvenilmesi istenmektedir. Hele ki bu soruşturmayı başlatan ve yürüten ilgili cumhuriyet savcısına anamuhalefet partisi genel başkanınca "akıbetin Şemdinli savcısı gibi olur ha" yönünde tehdidin savrulduğu bugünlerde, Gerçeker tarafından, hakim ve savcı güvencesi ve yargıya güvene vurgu yapılması önemlidir. Bu konuşmada, Sayın Gerçeker'in önceden beri tekrarlanan bazı hatalı görüşler yanında yenilik teşkil eden bazı önemli konular üzerinde durduğu görülmektedir. Umarım en azından olumlu olarak değerlendirilebilecek bu görüşler dikkate alınır.

Yorum Yaz


YORUMLAR
Yorum bulunmamaktadır. Yorum eklemek için tıklayınız.

YAZARIN TÜM YAZILARI
HSYK, Kriz Olmaya Devam Edecek - 07 Ağustos 2009 Cuma 00:00
Cumhurbaşkanı'na Dokunulabilir mi? - 25 Mayıs 2009 Pazartesi 00:00
Niçin Demokrasi Bayramımız Yoktur? - 18 Mayıs 2009 Pazartesi 00:00
Dikkat: Saygın Kişiler Hakkında Dava Açılamaz, Çünkü... - 08 Mayıs 2009 Cuma 00:00
Dönüşü Olmayan Dava: Ergenekon - 29 Nisan 2009 Çarşamba 00:00
Ergenekon Tipi Yapılanmaların Kaynağı Gizli Bir Kararname - 21 Nisan 2009 Salı 00:00
Özgürlüğün Zamanı Gelmedi mi? - 14 Nisan 2009 Salı 00:00
Siyasi Partiler DARAĞACI'ndan Nasıl Kurtulur? - 31 Mart 2009 Salı 00:00
Çağdaş Kıyafet: Türban Üstü Şapka - 08 Mart 2009 Pazar 00:00
Ergenekon'un Üzeri Ölü Toprağı ile mi Örtülüyor? - 21 Şubat 2009 Cumartesi 00:00
Laik Cumhuriyetin Namusunu Ergenekon Şaibesinden Korumak - 10 Şubat 2009 Salı 00:00
Yargı Bağımsızlığına ÇOK İHTİYAÇ Var - 26 Ocak 2009 Pazartesi 00:00
Tartışılan Örgüt YARSAV - 19 Ocak 2009 Pazartesi 00:00
Demokrasi ve İnsan Hakları Şampiyonu Nerede? - 12 Ocak 2009 Pazartesi 00:00
Asıl Sorun Yargının Siyasallaşması - 05 Ocak 2009 Pazartesi 00:00
Yargıtay'ın "Çifte Standart" Kararları - 29 Aralık 2008 Pazartesi 00:00
Cumhuriyet Halk Partisi, Siyasi Parti Haline mi Geliyor? - 15 Aralık 2008 Pazartesi 00:00
CHP, Çarşafta Samimi İse Halktan Özür Dilemelidir - 08 Aralık 2008 Pazartesi 00:00
Dinî Özgürlükleri Daraltmak Serbest, Genişletmek Yasak - 25 Kasım 2008 Salı 00:00
Anayasa Mahkemesi Sorununu Aşmak - 20 Kasım 2008 Perşembe 00:00
AYM’nin Çelişkilerle Dolu AK Parti Kararı - 30 Ekim 2008 Perşembe 00:00
Deniz Feneri Davası'nın Unutulanı - 02 Ekim 2008 Perşembe 00:00
Laiklik, Dine Şekil Vermek Değildir - 27 Eylül 2008 Cumartesi 00:00
Cumhuriyetimizin Demokrasi Zaafları - 23 Ağustos 2008 Cumartesi 00:00
Ergenekon dan ÇIKIŞ! - 10 Temmuz 2008 Perşembe 00:00
Türkiye'de Yargı Reformu İhtiyacı (1) - 30 Haziran 2008 Pazartesi 00:00
Türkiye'de Yargı Reformu İhtiyacı (1) - 25 Haziran 2008 Çarşamba 00:00
Ak Parti Kapatma Davası - 29 Mayıs 2008 Perşembe 00:00
Kapatma Davası Açıldı - 23 Mart 2008 Pazar 00:00
27 Nisan e-muhtıra - 23 Mart 2008 Pazar 00:00
Anayasa Değişikliğine Dikkat - 23 Mart 2008 Pazar 00:00
Başörtüsü Yasağı - 23 Mart 2008 Pazar 00:00
Başartüsü Yasağı - 27 Şubat 2008 Çarşamba 00:00
SORUN TEK BOYUTLU DEĞİLDİR - 13 Şubat 2008 Çarşamba 00:00
Gülü Hazmetmenin Zorluğu - 25 Kasım 2007 Pazar 00:00
Mahkeme Kararının Olası Sonuçları - 24 Ekim 2007 Çarşamba 00:00
Yargının 'Önleyici' ve 'düzeltici' Denetimi - 15 Ekim 2007 Pazartesi 00:00
301. Madde ve İklim Sorunu - 05 Ekim 2007 Cuma 00:00
Demokrasinin Rayına Oturması İçin - 28 Eylül 2007 Cuma 00:00