Bir elin verdiğini diğer el bile görmeyecek diyen yüce kitabımızın buyruğu dururken insanları döve döve sıraya sokup fakire fukaraya yardım yapıyoruz ayakları ile dağıttıkları kıytırıktan birkaç koliyle birlikte medya önünde şov yapmak ne demek oluyor?
Yada,
Çeşitli mahallelerden topladıkları bi çare insanlara verdikleri bir öğün iftar yemeği ile “biz bu kadar insana yemek veriyoruz” diye yardım sever merhametli adam pozlarında ortalık yerde gezinmeleri neyin nesi?
Hiçbir hayır sahibi sormaz mı bunlara, “Yahu kardeşim biz size gerçekten ihtiyacı olanlara yardım edesiniz diye para veya ayni yardım yapıyoruz. Mahalle mahalle servis çıkartıp adam topluyor, verdiğiniz üç kap yemekten sonra gerisin geri aynı araçlarla bunları evlerine taşıyorsunuz. Bu araçlar su’mu yakıyor? Bunları süren şoförler çok zengin de para mı almıyor? Harcanan zamana da mı acımıyorsunuz? Kafaya koydunuz madem bizim kesemizle bir hayır edeceksiniz, çok daha masraflı olan bu yolu tercih etmek yerine insanları rencide etmeden neden evlerinde hayırlarımızı kendilerine teslim etmiyorsunuz?" Falan diye…
Nedense!..
Hiç sormuyor bu soruları…
Hani,
İbadet de kabahat de gizliydi…
Bir elin verdiğini öteki elin görmesi dahi günahtı.
Adamlar nerdeyse davul zurna çalarak götürüyorlar kurtlu mercimek, nohut, fasulye ve çeşitli miadı dolmuş yiyeceklerin başına insanları.
Hem de,
İnsanlık onurunu,
Haysiyetini,
Şerefini,
Gururunu,
Kıra kıra…
Dahası, görmesek iyiydi ama! Almanların sayesinde hepimiz gördük, el kesesi ile yapılan yardımların kimlerin cebine aktarıldığını…
Şahit olduk,
Toplanan paraların ancak binde birinin laf olsun babından dağıtıldığını.
Geri kalan nerede peki?
Kim bakıyor bu işin muhasebesine?
Kim denetliyor devlet-millet adına bu hayır(!) severleri?
Hesabını tutanı, tutulan hesabı denetleyenini,
Bilen-gören varmı?
“Canım biz onlardan değiliz her işimiz tekmili birden düzgün olur”
Diyenini de tanıyoruz…
Yok aslında birbirlerinden farkı, al birini vur ötekine.
Değişik olan sadece isim ve sıfat…
Yaptıkları hep aynı.
Çağır medyayı, din iman adına salla bir iki nutuk, gelsin paracıklar. Bir sene, on beş sene…
Bir öğünü kurtarmanın sevinciyle boyunları bükük, ellerinde çatal-kaşık, bir iki lokma almak için nutkun sonlanmasını bekleyen garibanları mı soruyorsunuz?
Onlar bu işin figüranı…
Konu mankeni.
Zaten ne oluyorsa onların sırtından oluyor.
Adı ister su, ister hava, ister fener isterse birileri var mı derneği olsun.
Her ne olursa olsun,
Artık gözümüzü açmak zorundayız.
Hayır sahipleri gerçekten düşküne yardım etmek istiyorsa şayet, ortalıkta cirit atan kurnazların bol olduğu günümüzde yapacakları en akıllıca iş,
Şaibe kokan tüm derneklerden uzak durup kendi kazandıklarını kendi elleri ile tespit ettikleri vatandaşlara vermektir.
Onların,
Onurunu,
Haysiyetini kırıp incitmeden adrese teslim bir şekilde…
Aksi halde,
Kişi her ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bunların aracılığı ile fakire fukaraya ulaşmaya çalışırsa şayet, kendisi salaklık payesinden kurtulamadığı gibi, bu kurnazlara da “bir sana on beş bana” yöntemi ile topladıkları para sayesinde zevk-i sefa içerisinde yaşama fırsatı verirler.
Bunlardan arta kalanla kurulan çadırlar, açılan sofralar ise bir müddet sonra garip-gureba takımına yetmez olur…