Hayatımda oynadığımız tiyatrolardan en duygusalı, dolayısıyla en güzeliydi. Çünkü duygusallık çok önemli benim için. Tiyatro’dan önce sokaktaki çocuklarla sohbet ediyoruz. Hepsinin gözleri ışıl ışıl. Hepsi gülerek karşılıyor bizi. Fakat içimizi burkan şu soruyu soruyorlar cevabını umutla bekleyerek. “Abi buralar öyle televizyonda izlediğiniz gibi değil, değil mi abi? Öyle kötü yerler değil, değil mi?” Bu soruya hem sorunun üzüntüsü hem de cevabın sevinci içerisinde cevap veriyoruz. “Buralar çok güzel yerler. Merak etmeyin, gittiğimiz yerlerde buraların ne kadar güzel olduğunu anlatacağız.”
Oradaki çocuklar haklı olarak bu soruyu soruyorlar. Çünkü oradaki askeri operasyonların yoğunlaştığı dönemde yayın yapan bazı televizyon kanalları şehirlerin içerisinde savaş varmış gibi gösteriyorlardı. Hele bir olay var ki oranın insanlarını iyice çileden çıkarmış. Bir televizyon kanalı haber bülteninde Şırnak’a bağlanıyor ve Cudi dağının eteklerindeyiz diyor. Fakat Cudi dağının etekleri dediği yer Cudi dağından yaklaşık 20 km uzaklıktaki bir okulun bahçesi. Evet, doğru habercilik işte bu.(!) Tatbikat görüntüleri verip operasyonu yayınlıyoruz diyorlar. Bu habercilik konusu çok su götürür ben esas konuya dönmek istiyorum. Tiyatroyu oynadık. Oyundan sonra bir Binbaşı “Biz ne kadar kültürlü insanlarmışız yahu” dedi. Çünkü salon tıklım tıklım doluydu. O gün tiyatroyu yaklaşık bin kişi izledi.
Ertesi gün çocuklarla tekrar sohbet etme imkânımız oldu. Yönetmenimiz tiyatroyu izleyen bir çocuğa “Tiyatrodan ne anladın bakalım?” diye sordu. Çocuk ilkokul 4. sınıf talebesiydi. “Abi valla ben hiçbir şey anlamadım” dedi. Arkadaşı söze girdi. “Ben izleseydim anlardım abi” Bunun üzerine bizimki, bizi gülmekten kıracak şu cevabı verdi. “Sen önce kendini anla ondan sonra tiyatroyu anlarsın sen daha kendini anlayamıyorsun.” Bu arada yönetmenimiz diğer çocuğa Diyarbakır şivesiyle “Senin adın ne bagıyım?” diye sordu. O ana kadar düzgün bir şiveyle konuşan çocuk birden değişti. “Sedo” yani Sedat. Biz de hem şaşırdık hem güldük hem de oradaki çocukların da bütün çocuklar gibi sevimli olduklarını öğrendik.
Evet, bize oralar hep kötü anlatıldı. Televizyonlarda ellerinde taşlı çocuklar vardı hep. Onlar da sevgiye muhtaçlar bütün çocuklar gibi. Batmanlı bir arkadaşımın bir sözünü paylaşmak istiyorum sizinle. “Abi eğer ben İstanbul’a okumaya gelmeseydim dağa çıkacaktım.” Oradaki bir öğretmenin bir sözü de buna yakın bir gerçekti. “Eğer burada çocuğun eline kalem vermezseniz bir başkası silah verir.” Maalesef durum böyle. İnşallah her şey düzelir. Biz de bu konuda kendimizi biraz muhasebeye çeksek aslında değil mi?