AK Parti hakkında açılan kapatma davası sonuçlandı. AYM, kapatma talebini reddetti fakat AK Parti’ye hazine yardımının yarısından yoksun kalma cezası verdi. Bu karar, başta AK Parti olmak üzere birçok kesimi rahatlatırken, memnun olmayanlar da oldu. Bir kesim hazine yardımından yoksun kılma yaptırımını hafif buldu. Bir kesim de kararın tamamen ret şeklinde sonuçlanması gerektiğini düşünerek, hazine yardımından yoksun kılma cezasını’ ağır buldu. Bu ikinci kesimin değerlendirmesinin daha isabetli olduğunu söylemeliyiz. AYM, bu kararla AK Parti’nin, Anayasanın 69/6. fıkrasında yasaklanan ‘laikliğe aykırı eylemlerin odağı’ olduğu yönünde bir tespit yapmıştır; yani suç fiili sabit görülmüştür. AK Parti ya da diğer kesimlerin sevinmesi, ‘ölümü görüp, sıtmaya sevinme’ kabilindendir. Oysa kararın sonucu sadece bundan ibaret değildir. Siyasi partiler rejimi baştan sona reforme edilmediği takdirde, kapatılma riski, sürekli olarak AK Parti ya da diğer bazı partilerin başında Demoklesin kılıcı gibi sallanmaya devam edecektir.
İdeolojik doğru
Bu kararla, AYM’nin, MNP, RP, FP kapatma kararları ile türban kararlarında mevcut olan (otoriter) laiklik anlayışı, yüksek yargı içtihadı yoluyla, çoğulculuğu yok edecek şekilde ‘resmi ideolojik doğru’ niteliğini devam ettirmiştir. AK Parti’ye de şu mesaj verilmiştir: ‘Şayet benim yorumladığım manadaki laiklik haricinde bir laiklik sevdasına düşersen, bilesin ki derhal kapına kilit vurulur’. Bu kararla, deyim yerinde ise ‘AK Parti’nin yaşaması, Türkiye’nin bahtını bağlayan cari düzenin emrine amade olması’ şartına bağlanmıştır. Bu temel zihniyet sorunu yani laik cumhuriyetin anayasal demokrasi eksiği teşhis edilmediği sürece Türkiye’nin felaha ermesi zor görülmektedir.
Türkiye’de 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet, devlet şekli olarak benimsenmiş, 1946’da çok partili hayata, 14 Mayıs 1950’de demokrasiye geçilmiştir. Ne var ki demokrasiye geçildikten sonraki gelişmeler, demokrasinin derinleşmesi ve liberalleşmesi ya da anayasal demokrasinin kurum ve gerekleri ile yerleşiklik kazanması istikametinde olmamış; bir türlü ‘seçimsel demokrasi’den ‘anayasal demokrasi’ye geçilememiştir. 1937 yılında Anayasaya giren laiklik, 1950 sonrası demokratik sisteme uyarlanamamış; demokratik dönemde de, otoriter laiklik anlayışı varlığını sürdürmüş; çoğu kereler yargı içtihatları bu yönde gelişmiştir.
Hangi cumhuriyet?
Cumhuriyet nedir; demokrasi ile cumhuriyet arasındaki ilişki nasıldır; laiklik bunların neresinde yer almaktadır? Bu soruların cevabı isabetli bir şekilde verilmediği takdirde sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek mümkün değildir. Bizde özellikle de siyasi partiler rejimi yönünden yaşanan sorunların temelinde bu ilişkinin yanlış kurulması yamaktadır. Tek tip cumhuriyet yoktur; hukuki ve siyasi eksenlerde birbirinden farklı tanımları yapılmaktadır. Hukuki anlamda birisi dar, diğeri geniş olmak üzere iki tür anlamı bulunmaktadır. Bir devlet şekli olarak dar anlamda cumhuriyet, monarşik devletin karşıtını ifade etmektedir. Geniş anlamda cumhuriyet ise monarşinin karşıtı olmanın yanında, demokrasi ile özdeş ve eş anlamlı bir kavramdır.
Demokrasi ve cumhuriyet ile yönetilen ülkelere baktığımızda, dar anlamda cumhuriyet tanımlamasının daha isabetli olduğu görülür. Çünkü eski sosyalist blok içinde yer alan ülkeler ve Libya gibi cumhuriyetle yönetilen birçok ülkenin demokrasi ile alakası yoktur. Yani cumhuriyet ve demokrasi özdeş kavramlar değildir. Demokratik cumhuriyetler olabileceği gibi, anti-demokratik cumhuriyetler de olabilmektedir. Demokrasiler için de benzer durum söz konusudur. Demokrasi ile cumhuriyetin bir arada olduğu ülkeler yanında, monarşi ile demokrasinin bir arada olduğu ülkeler de bulunmaktadır.
Cumhuriyet, sahip olduğu nitelik ve sıfatlara göre anlam ve içeriğe bürünür, bu farklı sıfat ve nitelikler sebebiyle birbirinden farklı cumhuriyet türleri ortaya çıkar. Siyasi anlamı itibariyle yapılan aristokratik cumhuriyet, sosyalist cumhuriyet ve demokratik cumhuriyet ayrımlarında da önemli farklılık vardır. En hürriyetçi olanı, anayasal demokratik cumhuriyettir.
Diğer cumhuriyet telakkilerinde hukuk devleti, insan hakları, hür ve düzenli seçimler, seçilmişlerin üstünlüğü, çoğulculuk vb. temel ilkelere dayalı demokrasi mevcut değildir. Bir cumhuriyette, anayasal demokrasiden uzaklaşıldığı oranda, cumhuriyetin içeriği otoriter ya da totaliter nitelikte belli değerler ve siyasi/ideolojik doğrular bütünü ile doldurulur. Böyle bir durumda cumhuriyete eklemlenen ‘demokratik’ kavramı, bir aksesuar ya da kamuflaj işlevi görmekten başka bir işe yaramaz. Tıpkı eski sosyalist blok içinde yer alan ‘Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde olduğu gibi.
Demokrasi şartı
Bugün gelişmiş Batılı ülkelerdeki cari cumhuriyet, anayasal demokrasi zemininde yer alan, bunun icapları ile bütünleşik olan cumhuriyettir. Bu ülkelerde cumhuriyete kimliğini, ‘çoğulculuk, düzenli yapılan hür-serbest seçimler, karar organlarının seçimle belirlenmesi, seçilmişlerin üstünlüğü, çoğunluğun yönetimi, insan haklarının teminat altında olması’ vb. temel gerekleri olan ‘anayasal demokrasi’ vermektedir. Anayasal demokrasiyi, kısaca ‘siyasi hürriyetlerin teminat altına alınması amacıyla, demokratik devletin anayasa ve anayasacılığın gerekleri ile sınırlandırıldığı demokrasi’ şeklinde tanımlamak mümkündür. Anayasal demokrasinin olduğu cumhuriyetlerde, meşruiyetin ölçütünü, ‘milli irade’ ve ‘insan hakları’nın teminat altına alınması oluşturur. Bütün insanlar, anayasal zeminde eşit haklara sahiptir. Toplumsal zeminde çoğulculuk ve herkesin kendi doğruları ile yaşaması esastır. Çoğunluk azınlığa hükmedemeyeceği gibi azınlık da çoğunluğa hükmedemez.
Cumhuriyet, anayasal demokrasi zemininden uzaklaştığı oranda, egemen güç, ya belli elit grubun ya da devletin benimsediği siyasi ideolojinin taşıyıcısı olan siyasi partinin tekeline geçmektedir. Bu eksende yer almayanlar egemenliğin kullanılmasında ötelenmektedir. Artık devlet tarafsız kimliği ile toplumdaki her kesime açık olma özelliğini kaybetmekte, meşruiyetini belli bir grubun iradesinden ya da ideolojiden almaktadır.
Laiklik-demokrasi-cumhuriyet ilişkisine gelince: Laiklik, tek tip değildir; demokratik rejimlere özgü laiklik ile otoriter ve totaliter rejimlerde cari olan laiklik farklıdır. Resmi ideolojinin cari olduğu, anayasanın belli bir toplumsal projeyi öngördüğü, laikliğe, bu projenin hayata aktarılmasında araçsal işlev yüklendiği, sekülerleşme ve modernleşmenin yukarıdan aşağıya gerçekleştirilmeye çalışıldığı cumhuriyetler, laik olsalar da demokratik değildirler.
Din ancak vicdanda
Bu ülkelerde, devletin dinden arındırılması kadar, duruma göre, dinin birey ve toplumdan da arındırılması amaçlanabilmektedir. Dinin sadece vicdanlara hapsedilmek istendiği bir cumhuriyet ancak otoriter laik cumhuriyet olabilir. Demokratik laik cumhuriyetlerde ise din, toplumsal ve bireysel bir olgu olarak varlığını sürdürür. Din ve vicdan hürriyeti, en az diğer hak ve hürriyetler kadar teminat altındadır. Bu ülkelerde, devletin, kurgucu bir şekilde toplumu yukarıdan aşağıya sekülerleştirme ve modernleştirme gibi bir amaç ve politikası olamaz. Otoriter ya da totaliter laik cumhuriyetlerde, din ve vicdan hürriyetinin alanının genişletilmesi, toplumsal proje ile çeliştiği oranda laiklikle de çelişir. Anayasal demokratik laik cumhuriyetlerde ise, din ve vicdan hürriyetinin alanının genişletilmesi, meşru sınırlama sebepleri var olmadıkça, laikliğin bir gereğidir.
Laik cumhuriyeti, insan hakları temelinde savunulabilir kılan temel unsur anayasal demokrasidir. Anayasal demokrasinin olmadığı bir laik cumhuriyet, duruma göre ya otoriter, ya da totaliter nitelikli laik cumhuriyettir. Türkiye’de yaşanan sorunların temelini, laik cumhuriyetin anayasal demokrasi ile bütünleştirilememesi; bu yöndeki bir çabanın, ‘Cumhuriyete karşı devrim’ olarak algılanması oluşturmaktadır. Bu telakkide, cumhuriyete, anayasada ifadesini bulan, bazen de anayasanın ötesine geçen resmi ve ‘de facto’ doğru telakkileri ile dolu değerler yüklenmekte, bunlar da, siyasi çoğulculuk esası göz ardı edilerek her halükárda korunmaya çalışılmaktadır. Bütün kurum ve ilkeler bu amaca yönelik olarak seferber edilerek, anayasal cumhuri değerlerle kendilerini bütünleşik kabul edenler, kendilerinden farklı olan ve cumhuriyetin düşmanı kabul ettikleri kesimlerle mücadeleye girmekte ve bunları bertaraf etmeye çalışmaktadırlar. Diğer kesimlerin, ‘efendim bizler de cumhuriyeti benimsiyoruz, ama sizinki gibi otoriter ya da totaliter cumhuriyeti değil, anayasal demokratik cumhuriyeti’ demeleri, kendilerini cumhuriyet değerleri ile özdeşleştiren kesimleri tatmin etmemektedir. Sürekli bir şüphe ve bazen de paranoyaya varan oranda korku hákim olmaktadır. Bu da şüphe, çatışma ve dışlamayı tetiklemektedir. Otoriter/totaliter cumhuriyetçi kesim, devleti kendi tekeline almaya çalışmakta; sair cenahtan gelebilecek devlet içinde yer alma ve egemenliğin kullanılmasına iştirak etme çabalarını, ‘kuşatma ve kalenin fetih ya da işgal yoluyla ellerinden alınması’ olarak değerlendirmektedir. Bu zihniyet yapılanmasında, çoğunluğun iradesinden korkulmakta; ‘aman, bundan laik cumhuriyet zarar görür’ endişesiyle çoğunluğun iradesi tehlikeli olarak görülebilmektedir.
Burada, yargı bürokrasisi, gerek AK Parti, gerekse diğer bazı kararlarında, otoriter laik cumhuriyeti koruma adına demokrasiyi feda etmekte, bunu yaparken de, çelişme pahasına da olsa demokrasiyi korumadan söz etmekte; demokrasiyi, kamuflaj olarak kullanmaktadır.
Otoriter laiklik
Türkiye’nin geleceği ve istikrarlı bir şekilde ilerlemesi, laik Cumhuriyetin anayasal demokrasi ile bütünleşmesi ile mümkündür. Gelişmiş Batılı demokratik cumhuriyetler, bu günlere anayasal demokrasi ile geldiler. Bundan ne demokrasileri, ne de cumhuriyetleri zarar gördü. Bu ülkelerde cumhuriyeti koruma adına demokrasiden taviz verilmesi gerektiğini savunanlara pek rastlanmaz. Bu ülkeler, Türkiye’yi, demokrasiden uzaklaşmayı ifade eden politika ve uygulamalardan dolayı eleştirirlerken, bu eleştiriler, bazı kesimlerce alınganlık gösterilerek art niyetli olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye’de, başta AYM olmak üzere yargı bürokrasisinin kararlarına hákim olan ‘otoriter laik cumhuriyet’ anlayışı terk edilerek, cumhuriyetin anayasal demokrasi zeminine oturtulması halinde, hem siyasi partiler rejimi demokratik zeminde istikrar kazanmış olacak, hem toplum-devlet bütünleşmesi sağlanmış olacak, hem bazı kesimlerde mevcut olan ‘kendilerini bazı anayasal haklardan yararlanma konusundaki dışlanmışlık hissi’ sona erecek; hem de bu yolla toplumsal barış ve bir arada yaşama kültür ve alışkanlığı gelişmiş olacaktır.
Toplumsal sözleşme
Türkiye’de anayasal demokrasiye geçişin ön-şartını, toplumun her kesiminin iştiraki ile tam demokratik tartışma zemininde sözleşmeci yöntemle yeni bir anayasanın yapılması oluşturmaktadır. Her bir kesimin, anayasal zeminde eşit haklara sahip olarak serbest tartışma ortamında anayasanın yapılmasına katılması ve anayasal teminata kavuşması ile anayasa, bir nevi toplum sözleşmesi kimliğine bürünecek; herkes kendisini hem anayasa, hem devlet, hem de anayasal demokratik cumhuriyet ile bütünleşik olarak görecek; sistemin en büyük ve güçlü koruyucu sigortasını da bu oluşturacaktır.
AYM’nin AK Parti kararında görülen ve başta siyasi partiler rejimi olmak üzere, ülkemizde yaşanan birçok sorunun kaynağını teşkil eden ‘otoriter laik cumhuriyet’ten ‘anayasal demokratik laik cumhuriyet’e dönüşümün gerçekleşebilmesi için, yapılacak yeni anayasa yanında, başta yargı bürokrasisi olmak üzere etkili çevrelerdeki yorumlama ve algılamanın da bu yönde değişime uğraması gerekmektedir.